Azrail kime nasıl görünür…

Hz. İbrahim (a.s) bir melekle mülakat edip ona “Sen kimsin?” diye sordu. Melek cevabında: “Ben ölüm meleğiyim” dedi. Hz. İbrahim (a.s): “Acaba müminlerin ruhunu kabzettiğin zamandaki şekline girip onu bana göstere bilir misin?” dedi. Melek cevabında: “Evet, yüzünü benden çevir” dedi. Bunun özerine Hz. İbrahim yüzünü ondan çevirdi. Sonra onu güzel simalı, güzel elbiseli, güzel şemailli ve hoş kokulu bir genç olarak gördü. Hz. İbrahim (a.s) ona şöyle dedi: “Ey ölüm meleği! Eğer senin güzel simandan başka bir şey mümin’e yetişmezse dahi bu ona yeter!”

Hz. İbrahim (a.s) daha sonra meleğe şöyle dedi: “Facirin (kötü adamın) ruhunu aldığın vakitteki şekle girip onu bana göstere bilir misin?” Melek; “Görmeğe kudretin olmaz” dedi. Hz. İbrahim; “Sakıncası yoktur” dedi. Bunun üzerine melek; “Öyleyse yüzünü benden çevir”dedi.

Sonra Hz. İbrahim (a.s) teveccüh edip onu, tüyleri kalkmış, kötü kokulu, siyah elbiseli, ağzından ve burnundan ateş ve duman çıkan siyah bir genç olarak gördü. Hz. İbrahim (a.s) bu durumu görünce bayılıp düştü. Daha sonra ayıldı ve ölüm meleği de ilk şekline döndü. Hz. İbrahim (a.s) şöyle dedi: “Ey ölüm meleği! Eğer facir (zalim) adam, bundan başka bir şey görmese dahi bu ona yeter!”

Bihar’ul-Envar, c. 12, s. 74, hadis: 25

YORUM: Çok korkunç bir an, birde çok güzel bir an varki, Allah Ehlibeyt dostlarına
bu iyi ve güzel şekliyle gelen Ölüm Meleğini göstersin, Allah o günde bize acısın…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Allah Sevgisi

Bismillahirrahmanirrahim

İnsan gönlünün idrak edip varabileceği en yüce ve kutsal duygu Allah sevgisidir. İyilik güzellik ve kemali sevmek insanın fıtratında koyulan bir şeydir. Sonsuz güzellik ve kemal ise Hak Teala’ya mahsustur. Onda hiç bir kusur ve eksiklik mevcut değildir. O iyiliklerin kemal ve güzelliklerin kaynağıdır; herkesin sahip olduğu her türlü iyilik ve güzellik ondadır. İnsan’ın kalbinde iman nuru tecelli edip Hak Teala’nın, bütün kemallerin, güzelliklerin ve iyiliklerin kaynağı olduğuna yakin ederse, onu her şeyden daha çok sever. Bu yakin ne kadar güçlü ve şiddetli olursa Allah sevgisi ve aşkı da o kadar güçlü olur. Nitekim Peygamberler, imamlar ve Allah’ın velileri yakinleri herkesten daha fazla olduğu için herkesten daha çok Allah’a aşıktırlar ve onun yolunda her türlü çileye katlanmaya razı olurlar. Evet gerçek mu’minler, Allah’ı her şeye tercih edip onun rızasını kazanmayı en büyük hedef olarak seçerler. Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bu eş ve ortakları) Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise, daha güçlüdür…” (Bakara, 165)

Yine Tevbe suresinde Allah-u Teala şöyle buyurmuşlardır:

“(Ey resulüm), deki: Eğer babalarınız çocuklarınız, eşleriniz, akrabalarınız, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun resulünden ve onun yolunda cihat etmekten size daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun Allah fasıkları hidayet etmez.” (Tevbe, 24)

Evet Allah sevgisi Resulullah’ın şu mübarek sözünde en güzel şekilde tecelli etmiştir: “Allah-u Teala benim göz nurumu namazda koymuştur. Allah aç olan birisine yemeği, susuz olan birisine de suyu sevdirdiği gibi namazı da bana sevdirmiştir: ne var ki aç, yemeği yediği zaman yemeğe, susuz, suyu içtiği zaman suya doyar, ama ben namaza hiçbir zaman doymam!”

Yine bir başka Allah aşığı olan Hz. Emir-ül Mu’minin Ali (a.s)’nin Kumeyl duasındaki şu cümlesine dikkat edin: “Rabbim eğer beni cehenneme götürürsen, azap ateşinin hararetine dayansam bile, senden ayrılmaya nasıl dayanırım?!”

Veya secde edenlerin seyidi ve ibadet edenlerin ziyneti olan İmam Zeynelabidin (a.s) şu münacatına kulak verin: “İlahi, senin muhabbetinin tadını tadan birisi başkasını nasıl isteyebilir ve senin yakınlığına ünsiyet kuran-alışan, senden nasıl ayrılabilir?!”

“Ey isteyen kalplerin temennisi ve ay sevenlerin en büyük arzusu, senden muhabbetini ve seni sevenlerin muhabbetini diliyorum.”

İmam Sadık (a.s) ise şöyle münacat ediyor Rabbiyle: “Ey benim efendim, ben senin sevgine açım, doyamam. Ah, ne kadar arzuluyorum ben görmediğim halde beni gören Rabbimi!”

Yine bir hadisinde şöyle buyuruyor İmam Sadık (a.s): “Kalp Allah’ın haremidir, Allah’ın haremine Allah’tan gayrısını yerleştirme!”

Evet gerçek bir mu’min, Allah sevgisine hiçbir şeyi tercih edemez. Başka sevgiler eğer bu sevgi doğrultusunda olur veya en azından bu sevgiye mani olmazsa sakıncasızdır. Onun için biz Resulullah’ı, Ehl-i Beyti’ni, imamları, Allah’ın velilerini seviyoruz. Zira Allah da onları seviyor; onları sevmek Allah’ı sevmektir. Çoluk çocuk sevgisi, mal mülk sevgisi de eğer Allah’ın rızası doğrultusunda olursa, yani Allah sevgisine engel olmaz veya Allah’ın emirlerine engel olmazsa, makul bir derecede sakıncasızdır ve tabidir. Fakat gerektiğinde diğer bütün sevgiler Allah sevgisine ve onun rızasına feda edilmelidir.

ALLAH SEVGİSİNİN ÖLÇÜSÜ

Allah-u Teala, kendi sevgisinin ölçü ve alametinin Resulullah‘a uymak onun emirlerine itaat etmek olarak belirlemiştir.

“Deki (ey Müslüman’lar), eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ve itaat edin ki Allah ta sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin…”
(Ali İmran, 31)

Resulullah’ın zamanında ona itaat etmek, Allah sevgisinin alameti ise, Resulullah’tan sonra da onun gerçek halifeleri olan Ehl-i Beyti’ne uymak ve onlara itaat etmek, Allah sevgisinin gerçek ölçüsüdür. Bunu da Resulullah (s.a.a) muhtelif hadislerinde beyan etmiştir ki, bunların en önemlisi “Sekalayn” hadisidir ki Resulullah ölümü yaklaştığında şöyle buyurmuştur:

“Ben, sizin aranızda iki ağır emanet bırakıp gidiyorum; biri Allah’ın kitabı diğeri itretim olan Ehl-i Beytim’dir. Onlara sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz. Bu ikisi Kevser havuzu başında bana varıncaya kadar birbirinden asla ayrılmazlar. Bakın görün onlara nasıl davranacaksınız.”

Yine buyurmuştur: “Her şeyin bir temeli vardır, İslam’ın temeli de ben ve Ehl-i Beytim’i sevmektir.”

Bu hadis Şia kaynaklarının yanı sıra bir çok Ehl-i Sünnet kaynaklarında da nakledilmiştir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tövbe etmek ve tövbekar olmanın yolu.

Dua’nın Tanımlanması:

Dua başkalarına seslenmek, çağırmak manasına gelmektedir. Bu yüzden, bu kelime peygamberlerin insanları hayır ve iyiliği çağırmaları hakkında kullanılmıştır. “Ey İnananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah’ın ve Elçisinin çağrısına koşun…” (Enfal-24)

Ümit kapıları insanın yüzüne birer birer kapandığında, insan, fıtratından yükselen sese uyarak asıl mabud’unun yönüne doğru yönüne doğru yönelerek ondan kendisine yardım ederek ihtiyaçlarını gidermesini istemektedir. “İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzere yatarken, otururken yahut ayakta bize yalvarır…” (Yunus-12), “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar…” (Ankebut-65)

Merhum Allame Tabatabai aşağıdaki Bakara suresinin 186. Ayeti hakkında şöyle demektedir; “Dua bundan ibarettir, insan dua ile Allah-u Teala’nın teveccühünü kendisine celbediyor ve sonra kendi hacetini giderip, ihtiyacına muhtaçsız kalmak istiyor.”
Dua’nın yapıcı yönü, insanın, hakiki ve gerçek Mabud’una teveccüh etmesi ve O’nun dergahından hacetlerini(ihtiyaçlarını) istemesidir. Dua ve yakarışa karşı gelenler duanın hedeflerini, nedenlerini ve terbiyedeki etkilerini iyi tanıyamamış kimselerdir. İmam Hamd Suresi’nin tefsirinde buyuruyor; “Halkı dua kitaplarından uzaklaştırmak doğru değildir. Bunlar anlayamıyorlar dua nedir? Dua’nın insan ruhundaki tesirlerini bilmiyorlar. Bütün bereketler ve hayırların dua okuyanlara olduğunu bilmiyorlar. Camianın terbiyesi işte bu dualarladır.”

Dua’nın Gerekliliği:

İnsan her durumda ilahi lütfun yardımına muhtaçtır ve bu ihtiyacını gidermek için (Çünkü bu İnsanın kamilleşme yoludur.) Gadir-i Mutlak’in huzuruna yöneliyor ki, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise, Zengin ve Hamde layık Olandır.” (Fatır-15), “Dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden) kaldırıyor?” (Neml-62)

Allah’a ihtiyaç ve hacetin arzedildiği, dua’nın kendisi ibadetlerden biridir. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kullarından dua’nın gölgesinde ihtiyaçlarını kendisinden istemelerini istiyor ve Allah’a ibadet etmekten kaçınan kimselerin cehenneme gireceklerini buyuruyor. “Ey İman Edenler; Sabırla ve Namazla (Dua ile) yardım dileyin, Gerçekten Allah Sabredenlerle beraberdir.” (Bakara-153),

“Bana dua edin, dua’nızı kabul edeyim. Bana kulluk yapmaya tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir.”
(Mumin-60)

Dua yalnızca İhtiyaç ve Hacetleri istemek değildir, belki Allah’a İman ve Kulluğun gerekliliğidir. İhtiyaçları ve İstekleri istemek belki bir şeydir (vasıtadır) fakat bundan daha yüksek olan şey, dua ve yakarışın kendisi İbadet ve en son hedef Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bütün herşeyden beri olan Allah’ın, velileri, gönül sırlarını kendi Rabb’lerine açıyorlar ve bu işten oldukça lezzet alıyorlar. Onlara göre dua bir şeye ulaşmak değildir, belki dua onlar için lezzet vericidir. Bununla kendi kulluklarını aşikar edip açığa vurmaktadırlar. “Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Dua eden, bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O halde onlarda bana karşılık versinler (benim çağrıma uysunlar), bana inansınlarki, doğru yolu bulalar. (Bakara-186)

Merhum Allame Tabatabai, Dua’ya icabet edilmesi için gerekli olan iki şartı beyan ettikten sonra (Bunlardan birincisi, Gerçekten istemek, İkincisi, Dua’da Allah’a Şirk koşmamaktır) zikredilen ayette dua’nın önemi hakkında geçen yedi mühim noktayı açıklayıp, şöyle sıralandırıyor:

1. Ayette ki zamirler mutekellim (Ben) olarak gelmiştir. Örneğin İbadi, Enni, Feinni vs… Şeklinde yedi defa kısa çümlelerde tekrar edilmiştir. Böyle bir nokta Kur’an’ın başka hiç bir yerinde yoktur, buda Allah’ın dua’lara icabet etmesinde ki fazla ihtimam ve teveccühün gistergesidir, buna şöylede denilebilir Allah’u Teala kendisini dua eden kullarıyla daha yakın ilişkide olduğunu belirtmek istemektedir.

2. Kullarım olarak buluruyor, İnsanlar olarak buyurmuyor. Benim kullarım senden sorduklarındadır, bütün insanlar değil.
3. Vasıta getirip buyurmadı (Gerçekten o yakındır), buyuruyorki ; Gerçekten ben yakınım.
4. Kendisinin kullarına olan yakınlığını Gerçekten kelimesiyle vurguluyor. Biliniz ki gerçekten ben yakınım.
5. Kurb’un (yakınlık) fiile getirmeyip sıfat olarak getirerek daimi ve ebedi yakınlığı beyan ediyor.
6. İcabet ediyorum fiil ile getirerek daimi, bütün hallerde ve bütün zamanlarda icabet ettiğini gösteriyor.
7. Cevabı Beni çağırdığında kayıtlandırıyor ve bu tekrar ediliyor, çünkü önceden buyurulmuştu ki Dua edenlerin dua’sına karşılık veririm, tekrarlanma budur. Buyurmak istiyor; Eğer hakikat üzerine çağrılırsam hiçbir şart olmadan kabul edilmesi onunla birliktedir. (El-Mizan, C:2, S:30)

EHL-İ BEYT (AS) RİVAYETLERİNDE DUA

İmam Bakır(as)’ın ashabından biri kendisinden sordu: Hangi ibadet daha daha iyidir?
İmam buyurdu; Allah(cc) katında hiçbir ibadet kendi katında olan bir şeyin ondan istenmesinden daha iyi değildir ve hiçbir kimse Allah(cc) katında kendisine ibadet etmeyen ve Ondan bir şey istemekten tekebbür eden kişi kadar buğz edilmiş değildir. (Usul-u Kafi-Farsca Tercümesi, C:3, S.210)

İmam Sadık yine buyuruyor; Dua etmek sizin üzerinize olsun. Çünkü hiçbir şeyle aynı onun gibi Allah’a yakınlaşamazsınız. Küçük hacetleriniz dahi olsa dua etmeyi, küçük olduğu için bırakmayınız, zira küçük hacetlerde büyük hacetleri bağışlayanın elinde bulunmaktadır. (Usul-u Kafi, C:4, S:210)

Allah Resulü (sav) buyuruyor; Dua mümin’in silahı, dinin direği ve yerin ve göğün nurudur. (Usul-u Kafi, C:4, S:213)
Allah Resulü (sav) buyuruyor; Sizlere düşmanlardan kurtuluş verecek silahı ve rızkınızı artıracak şeyde yol göstereyim mi?
Arzettiler; Evet, ya Resulullah. Buyurdu; Allah’a gece ve gündüz dua ediniz, zira mümin’in silahı duadır.(1)

İmam Rıza(as) her zaman ashabına buyuruyordu; Peygamberlerin silahı sizin üzerinize olsun. Ona arzettiler; Peygamberlerin silahı nedir? Buyurdu; Dua’dır.(2)
İmam Sadık(as) buyurdu; Dua, keskin mızraktan daha etkilidir. (3)
Ashabından birisine buyurdu; Dua senin üzerine olsun, O her derdin dermanıdır.(4)
(1,2,3; Usul-u Kafi-Farsca Tercümesi, C:4, S:214), (4 Usul-u Kafi-Farsca Tercümesi, C:4, S:217)

DUA KISIMLARI:

Dua, toplam olarak iki kısma bölünebilir:
1-Tekvini (Gayrı İhtiyari)
2-Teşri-i (İhtiyari)

1-Dua-yı Tekvini: Yani bütün mevcudatın, tekvini dil ve kendi varlıklarıyla, ihtiyaç ve fakirlikten başka bir şey olmayan şeyi daima varlığın yaratıcısı Allah’tan istemek. Şu açıktırki her bir varlık kendi kabiliyetinin kapasitesine göre ihtiyacının giderilmesini istemektedir.

2-Dua-yı Teşri-i: Yani kendi iradesine hakim bir varlığın ihtiyari ve bilinçli olarak, hacetlerini giderebilecek ve zararı giderebilecek veya verme kudretine sahip gücü tanıdıktan sonra, her şeyi ondan istemesidir. Buna dayalı olarak şimdi burada ele alacağımız konu ihtiyar (irade) ve bilinç üzerine yapılan, dua-yı teşri olacaktır.

Dua’da Tevhid:
Dua’da Tevhid’den amaçlanan şudur: Bir İnsanın kendi ihtiyaç ve hacetlerini yalnız Allah-u Teala’dan istemesidir. Allah insanın yaratıcısı ve insanın faydasına olacakları veya zararını giderecek güce ve kudrete sahiptir. İhtiyaçlı ve muhtaç insan, kendisinin ihtiyacının giderilmesini hissettiği zaman iki halden birine sahiptir.

1- Gerçekten kendisini ihtiyaçlı ve muhtaç bir durum da hisseden İnsanın, Allah’u Teala’nın zatından başka hiçbir şeye teveccühü yoktur. Ve yalnız Allah’ı fayda ve zararın asıl faktörü bilmekte ve ondan başkasına teveccüh etmemektedir. Bu halde etmiş olduğu dua hakidir ve dua’da tevhidin manasıda budur.

2- Bu konuda şöylede diyebiliriz; Allah’u Teala mutlak ihtiyaçsızdır ve ondan başka herşey ihtiyaçlıdır. Kişinin gafleti sebebiyle Allah’a teveccühü yoktur, fakat aslında Allah’ı kendi yaratıcısı ünvanıyla kabul etmektedir. Bu iki durumda eğer, Allah’a zorda kalması ve yoksulluk üzerine dua ederse, bu gibi dua hakiki bir dua değildir. Ve dua’daki tevhid’in manası kesinlikle konunun tam tersidir.

Dua’nın Gerekliliği:
Acaba aslında dua etmeye ne ihtiyacımız vardır? Ve dua’ya eğilimin insan için gereği varmıdır?
Öncelikle şunu belirtelimki insan ihtiyacı olan bir varlıktır ve bu ihtiyaçlılık inkar edilecek cinsten değildir. Bir taraftan insan bu ihtiyaçlarını gidermek istiyor. Nasılki insan kemaliyeti istemektedir ve kemale ulaşmak içinde ihtiyaçlarını gidermesi gerekmektedir. Buna dayalı olarak kendiside bütün ihtiyaçlarını gidermeyi başaramıyor. Bunun için dua’nın ve ihtiyacının giderilme isteğinin kendisinde var olduğunu hissediyor ve bununda onun fıtratında kökleri vardır.

İkinci olarak, Allah’dan isteme ve o’na dua etmek bir ibadettir. Ve kulların Allah’a yakınlaşma sıfatlarından birisidir. Dua etmekten çekinen kimseler, Allah’u Teala’nın önünde başlarını öne eğip kendi ihtiyaçlarının ondan istemeye yanaşmayanlar, hakikatında Allah’ın büyüklüğü karşısında kendilerinin bir şahsiyetinin olduğunu söyleyen Mütekebbirlerdir (Kibirlenen, Büyüklenen). Buda büyük bir günah olup neticesi Kahr-ı İlahi ve Cehennem ateşidir. “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk yapmaya tenezzül etmeyenler aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mumin-60)

Üçüncü olarak, dua istenilen neticeyi beraberinde getirmektedir. Allah’ın rahmetinin ulaşması içinde istemek gereklidir. İmam Sadık (as) buyuruyor; “Nasılki bulut yağmurun vesilesiyse dua’da içabetin vesilesidir. Öyleyse eğer bulut olmadan yağmur yağmıyorsa, dua’da olmazsa insanın istediği netice (maddi ve manevi ihtiyaçlarının giderilmesi) olmayacaktır.” (Usul-u Kafi, C:4, S:217)
Dua, eğer şartlarına rivayet edilerek yapılsa, ilahi lütuf ve feyzleride peşinden getirir ve bu feyzlerde dua’sız mümkün değildir. İmam Sadık (as) rivayetlerinin birinde kendi ashabından bir kişiye buyuruyor: “Dua et! Olacakların önceden tayin edildiğini ve bir daha değişmeyeceğini zannetme muhakkak Allah katında bir makam vardır ve bununda dua olmaksızın elde edilmesi olanaksızdır. Bir kul eğerağzını Allah’a dua ve isteğe kapatırsa ona hiçbir şey bağışlanmaz. Teslim ol ve işte şunu bilki seslenmeyle acılmayan bir kapının bile açılmasından ümit vardır. (Usul-u Kafi, C:4, S:271)

Bu rivayette İmam Sadık (as) açıkca şunu buyuruyor: Dua, bağışın sebebidir ve eğer Allah’a dua ve yakarış olmazsa, ilahi lütuf ve feyzler insanı kapsamıyor.

Dua’nın Sebepleri:
Sebep ve sebebler insanın, Allah’u Teala’nın dergahına doğru yönelmesine neden olmaktadır. Bu yöneliş insanlarda değişik şekillerde, yani iman ve itikadi mertebeler açısından farklılıklar arzetmektedir. Bazıları Allah’a maddi ihtiyaçlarını gidermesi için dua ediyorlar ve bu ihtiyaçlar bazen çok cüz-i ve sade, bazen de çok mühim ve hayati olmaktadır. Diğer bir kısım insanlarda Allah’a kendisinin yakınlığına ulaşmak amacıyla dua etmekte, buna varmak içinde daha hızlı hareket etmektedirler. Onların duaları yalnız maddi ihtiyaçların giderilmesi için olmayıp aslında onların dualarında maddi ihtiyaçlar söz konusu bile değildir. Onlar yalnız Allah’a karşı duydukları aşk ve alakadan dolayı ona dua etmektedirler. Onlar için dua etmenin kendisi maddi ihtiyaçlar için söz konusu olmaktan ziyade, manevi istekleri, ilahi yakınlık ve yakın kulluktur. Kısaca dua’nın sebebleri kişilerin isyan ve itikadi derecelerindeki farklılıktan dolayı değişik olmaktadır. Bu esas üzerine dua’nın kişilerin imani ruhlarını yapılandırmadaki rolü muhtelif boyutlarda olacaktır.

Dua ve Rızayet Makamı:

Rızayet makamı, yani insanın hayatındaki olaylar karşısında razı olması ve Allah’a itiraz etmemesidir. Bu insanın vazife ve ödevlerinin güzelce yerine getirmesi ve o zaman Allah’ın takdirine razı olup isyan etmemesi şeklinde de manalandıralabilir. Bazıları soruyorlar; Eğer insan Allah’ın her istediği şeye razı olursa öyleyse dua etmenin ne manası vardır? Ve acaba dua rızayet makamıyla aykırılığı yokmudur?
Bunun cevabı şudur: Her zaman dua etmekde ve gerçekte gelecek için bir şeylerin olmasını istemekteyiz. Bizim Allah’ın gelecekte ne istediğinden haberimiz yoktur. Daha açık söylemek gerekirse; Allah’ın gelecekte bizler için razı olacağı şeyleri bilmemekteyiz.Buna dayalı olarak dua eden kimsenin birkaç hedefi vardır.

1-Dua etmesinin nedeni dua’nın kendisi için Allah’a ibadet olduğu için dua ediyordu. Bu durumda dua etmenin rızayet makamı ile hiçbir çelişkisi yoktur. Zira Allah’ın emri ile dua ederek ona itaatde bulunmuştur.

2-Dua etmesinin nedeni bir şeye uluşmak içindir, bunuda Allah’dan istemektedir. Bu durumda, gelecekte Allah’ın ne istediğini bilmediğinden karşımıza iki varsayım çıkmaktadır. Birincisi, Hacetini, Allah’ın selah gördüğü şey ve rızayeti olmak şartıyla istemekte ve şunu söylemektedir. “Allah’ım selah gördüğün ve rızanın onda olduğu ne şey varsa benim için mukadder et! (Allah’ın gerçekleşmesini uygun gördüğü şey)”. İkincisi ise dua edenin haceti her ne kadar Allah’ın selah ve rızayetine ters düşsede ondan istemektedir. Böyle bir durumda dua, rızayet makamına ters düşmektedir. Bu dua’nın değeri yoktur. Ancak birinci varsayımda dua ile hacetin dile getirilmesii Allah’ın rızayeti, şartıyla olduğundan değerli ve hakiki bir dua’dır ve rızayet makamıyla hiç çelişkisi yoktur. Hakiki dua’nın kaide ve usülleri vardır ve riayet edilmesi lazımdır. Buna riayet edilmediği takdirde dahi dua’ya icabed edilmesine ümütli olmak lazımdır.

Dua’nın Kaideleri:
A-Dua edenin sahip olması gereken dua’ya has olmayan umumi kaideler.
B-Dua edenin, dua ederken uyması gereken dua’nın kendisine has özel usul ve kaideler.

A- Umumi Kaideler:
1- Allah’ın sonsuz rahmetine iman ve yakınlık. O’ndan her ne istenirse icebed edileceğine, hiçbir zaman hakkın rahmetinden ümit kesilmemesi gerektiğine, yakinen inanmak.
2- Dua edenin yaşantısı İslami bir yaşantı olmalı, rızkını helal yoldan elde etmeli, insanlara borçlu olmamalı, eğer günah işlemişse tövbe etmeli ve eğer insanların hakkını ayak altına aldıysa onu eda etmesi gerekmektedir. Günahlardan bazıları dua’ya icabed olanmasına mani olmaktadır. Müminlerin Emiri İmam Ali(as) Kumeyl Dua’sında buyuruyor: “Allah’ım! Dua’mın sana ulaşmasına mani olan günahım varsa bağışla”
3- Allah’ı tanımış olmalı. Bundan maksat Allah’ı Kur’an-da kendini tanıttığı gibi Peygamberimizin ve İmamlarımızın tanıttığı gibi tanımak ve buna yakinen iman etmek.
4- Dua toplumsal ferdi ödev ve faaliyetlerin yerini almaması gerekir. Örneğin, evde oturup Allah’a dua ederek rızık istemek tembellikten başka bir şey değildir. Bu yalnız dua’ya icabed edilmemesiyle kalmayıp belki Allah’u Teala’nın gazabınıda kendine çekmektedir. Müminlerin Emiri İmam Ali(as) buyuruyor: “Amelsiz dua eden, yaysız ok atan kimseye benzer. Dua ve amel birbirini tamamlar. Duasız amel veya amelsiz duaya güvenerek Allah’dan yardım istemek yanlıştır.” İmam Sadık(as) buyuruyor: “Dört grubun duasına icabed edilmez. Bunlardan biri, evde oturarak Allah’dan rızık isteyen erkektir. Böyle birisine cevap olarak Allah diyorki; Acaba sana rızkını elde etmen için çaba serfetmeni emretmedim mi?”

B- Dua’ya Has Özel Kaideler:
1- Talep edilen istek ruhun (kalbin) derinliklerinden gelmelidir. Dua yalnız dille olmayıp kalple dilin sesine eşlik ederek Allah’a isteğini söylemeli ve dikkatsiz gafilce dua etmemelidir.
2- İstediği şeye icabed edilebilmesi imkan dahilinde olmalıdır. İstenilen şey maddenin kanunları dahilinde olmalı, Allah’ın sünnetine aykırı olmamalıdır. İstenilen şey mu’hal (imkansız) olmamalı.
3- Hakikaten herkes ve herşeyden ümidini kesmiş, teveccühünü yalnız Allah’a yöneltmiş olmalı ve kalbi Allah’dan başka hiçbir şeye müteveccih olmamalıdır. Ümidini yalnız Allah’a bağlamalı ve yalnız Allah’tan istemeli. İcabet edinilen dua, müteveccih bir kalple bilinçlice yapılan dua’dır ve teveccühü olmayan gafil insanın duasına icabet edilmemektedir. Değinilen kaideler bir nevi genel kaidelerdir. Şimdi Mirac-ul Saede isimli kitaptan faydalanarak dua’nın diğer cüz-i kısımlarına değiniyoruz.

1- Ehl-i Beyt İmamlarının tavsiye ettikleri özel zamanlarda (Arefe günü, Ramazan ayı, Cuma günü vs.) dua etmelidir.
2- Dua’da önce Allah’ı zikretmeli O’na hamdetmeli, dua’dan önce ve sonra Allah Resulü (sav)’ne ve Pak Ehl-i Beyt (as)’ine salat ve selam göndermelidir.
3- Kendi yaptığı günahları ikrar edip, kötülüklerini saymalıdır.
4- Tövbe etmeli, günahlarının affını talep etmelidir ve eğer boynunda insan hakkı varsa ifa etmeli veya bunu başaramıyorsa onun edasını Allah’dan istemelidir.
5- Özel durumlarda duaya icabed ediliyor. Örneğin; Farz (vacip) namazlardan sonra.
6- Temiz olmaya özen gösterilmeli, abdestli olarak dua etmelidir.
7- Dua halindeyken yönü Kıble’ye dönük olmalıdır.
8- Ellerini yukarı kaldırmalıdır. (Kol altı görünecek şekilde)
9- Sesini fazla yükseltmemeli veya çokda alçaltmamalı, normal olmalıdır. “Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.” (A’raf-206)
10- Dua ederken, sözü bezeyipsüslememeli, sade olarak dua etmelidir.
11- Dua’sına icabed edileceğine yakini olmalıdır. (Ümitli olmalı)
12- Dua ederken ısrar etmeli, sürekli sıkılmadan tekrarlamalıdır.
13- Elbise, mekan ve yemeği helal olmalıdır.
14- Özellikle kendi hacetlerinin isimlerini ayrı ayrı söylemelidir.
15- Dua’yı yalnız kendisi için istememeli, başkaları içinde dua etmeli, onların hacetlerininde olmasını istemelidir.
16- Dua ederken ağlamalıdır. (Hiç değilse ağlamaya çalışılmalıdır.)
17- Her durumda dua etmelidir. Hatta bir haceti olmadığında dahi etmelidir. Yalnız haceti olduğunda dua edip, başka zamanlarda dua’yı terk etmemelidir.

Dua’nın Faydaları:

1- Dua’nın faydasına kısaca özetleyecek olursak; Dua, insanların dert ve sıkıntılarının ortadan kalkmasıdır. Dua ve Hak Teala’yı kalbende anmak, üzüntü, sıkıntı ve dertleri insanın kalbinden uzaklaştırıyor. İnsan, daima kendi kalbinin dert ve sıkıntılarını başka bir kimseye söylemeye ihtiyacı vardır. Bunun dışında ki durumlar ise bir takım ruhi hastalıkların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Oysa insan fıtraten zayıftır (acizdir), Allah ise ihtiyaçsızdır ve üstelik o günahları bagışlayan (Rauf)’dır, ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek tek varlıktır. Öyleyse şiddetli dert ve sıkıntılarımızı (gamlarımızı) Allah’u Teala’ya açıp dertleşmeli, gönül sırlarımızı Hak Teala’nın huzurunda dile getirip paylaşmalıyız. Ancak böylece kalbi(ruhi) olarak rahatlayabiliriz. “…Bilmiş olunki Kalpler Ancak Allah’ı zikretmekle yatışır ve kuvvet bulur.” (Ra’d-28)

2- Dua’nın diğer faydası, kul ile yaratıcı arasında rabıta (bağlantı) olması ve aşık ve maşuk’un sohbet etmesidir. Bu da bütün fayda ve lezzetlerden daha üstündür.

3- Eğer bir kimsenin yaşamında Allah ile rabıtası olursa, o kişi günah işlediğinde hemen tövbe edip onu telafi yoluna gitmektedir.

4- İnsanın bu vasıtayla daima zikr halindedir, böylelikle Allah’ın her zaman kalbinde, hatırında olduğu bir makama ulaşır ve sürekli Hak Teala’ya nazar edip alemi Allah’ın huzuru olarak görür.

5- İnsan’da olan rezil sıfatları(kötü ahlakı) ortadan kaldırmasıdır. İnsan Allah’ı zikrettikce nefsinde Allah’ı daha iyi tanıyor ve yaratıcısının hakikatine doğru yol alıyor. Allah’ı hiçbir şeye ihtiyacı olmayan(Gani) olarak tanıyor, kendisinin zayıf, aciz olduğunu idrak edince de gururu kırılıyor, kibirlenmiyor ve kendisini büyük görmüyor. Kısacası Dua vasıtasıyla kötü ahlaki sıfatları kendisinden uzaklaştırıyor. İnsan kemale doğru yol alıyor. Önceden dua’nın faydalarında da belirtildiği üzre, insani ihtiyaçların dua vasıtasıyla kabul edilmesi, dua’nın bir diğer faydasıdır.

Dua’nın Kabul Edilmemesinin Sebepleri:

Dua’nın kabul edilmemesinin sebeblerinden biri, kulun selah ve meslahatı icabı dua’sının kabul edilmemesidir. Çünük bizler işlerin hakikatından haberdar değiliz. Zira biz insanlar kendimiz için zararlı olan bir çok şeyi zahiri görünüşünü hesaplayıp bizim için faydalı olduğunu düşünürüz. Allah-u Teala bizim maslahatımızı bizden daha iyi bilmektedir. İsteklerimizden bazıları dinimiz için zararlı olabilir. Allah varlıkların bütün işlerini bilendir ve bizim yaşamımızdaki işlerde varlık aleminin bir parçasıdır. Öyleyse O bizim şer ve hayrımızı bilmektedir ve bu sebeble bize şer olan bazı dua’larımız kabul edilmemektedir.

Bazen de dualarımız ahirette kabul edilecektir. Rivayetlerde kıyamet günü, dünyada çok dua eden ve dualarına kabül edilmemiş kimseler, çok mutludurlar. Allah orada, onlara o kadar nimet veriyor ki şöyle diyorlar; keşke dünya da bir duamız bile kabül edilmiş olmasaydı. Dua’nın kabul edilmemesinin bir diğer delili de, insanın günahlara bulaşmış olmasıdır. Müminlerin Emiri İmam Ali(as) Kumeyl duasında buyuruyor: “Allah’ım! Dualarımın kabul edilmesini engelleyen günahlarımı bağışla,”

Günah insanın Allah’la olan irtibatını kesiyor ve Hak Teala’nın dergahından Adem’i kovdurtuyor. Bu açıdan da insanın duası edilmiyor. Dua’nın kabül edilmemesinin bir diğer nedeni de; Kötü sıfatların kalbe hükmetmesidir. Bu sıfatlar liyakati def ederek, Yaratıcının rahmetinin kendine gelmesini engelliyor. Bunlardan Hased, Suizan, Tefrika, Gıybet, Kin duyguları ve Kendini büyük görme gibi kötü ahlaki sıfatlar insanın dua’sının kabul edilmesini engelleyen etkenlerdir. Bazende istenilen şeyler Allah’ın sünnetine aykırıdır.(Madde’nin kanunlarına terstir.) Mu’hal (imkansız) olan bu isteklerde kabül edilmez.

BAŞKALARINA DUA ETMENİN FAZİLETİ

Abdullah b.Senen Şöyle diyor: “Kabenin yanandan safa tepesinden geçiyordum. Aniden epeyce yaşlanmış olan Abdullah b.Cundebi gördüm. O sürekli başkalarına dua ediyor, onların adını bir bir zikrediyor ve Allah’tan onları bağışlamasını istiyordu. O kadar çok kimseye dua etti ki ben onları bir türlü sayamadım.” Duası bitince ben yanına gittim ve şöyle dedim kendisine: “Sizin dua ile meşgul olduğunuz şu haliniz gibi güzel ve iyi bir manzara görmedim. Ama beni bir şey üzdü!” ibn-i Cündeb, “Sizi üzen nedir?” diye sordu:

“Sen din kardeşlerinden bir çoğu için dua ettin. Ama kendin için bir tek defa olsun dua ettiğini işitmedim” Dedim. İbn-i Cündeb şöyle dedi:
“Ey Abdullah mevlam İmam Sadık şöyle buyuruyor: “Her kim mümin bir kardeşinin gıyabında onun için dua ederse göklerden bir nida gelir. “Ey dua eden kimse kardeşlerin için Allah’tan istediğin şeylerin aynısı sana da vardır ve senin için onların yüz bin katı daha fazlası da vardır.” İşte ben bu yüzden yüzbin kat sevabın garanti ve zahmetini bırakıp da icabet edilip, edilmeyeceği dahi malum olmayan bir duaya sarılmayı hiç sevmiyorum.”

KUR’AN VE EHL-İ BEYT IŞIĞINDA TÖVBE

“Allah dilediği kimseye Tövbe nasip eder. Allah herşeyi bilir. Hüküm ve Hikmet Sahibidir.” (Tövbe-15)

A-KUR’AN-I KERİM’DE TÖVBE

1-Allah Tövbeleri Kabul Edendir; “Onlar, kullarından tövbeyi kabul edecek, sadakaları alacak olanın ancak Allah(cc) olduğunu ve onun tövbeleri kabul edici, merhamet eyleyici bulunduğunu bilmediler mi?” (Tövbe-104)
“O, kullarının tövbesini kabul eden, günahlarını affeden ve ne işlerseniz bilendir.” (Şura-25)

2-Tövbe Eden Kimsede Bulunması Gereken Şartlar:
a) Salih amel işlemek:
“Kim tövbe edip, salih amellerde bulunursa şüphesiz o, Allah(cc)’a gereği gibi yönelmiş olur.” (Furkan-71)
b) Eski (İyi) hale dönmek:
“Allah(cc), onlar da eski hallerine dönsünler diye, tövbelerini kabul etti. Şüphesiz ki Allah, tövbeleri çok çabuk kabul edici ve çok merhamet edicidir.” (Tövbe-118)
c) İnanmak:
“Kötülük işleyip ardından tövbe eden ve inananlar bilsinler ki, Allah(cc) İmandan sonra muhakkak onları bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (A’raf-153)
d) Günahtan sonra tövbe:
“Ama Allah(cc)’ın vaad ettiği tövbe; ancak cahillikle yapılan kusurlar ve çok geçmeden edilen tövbedir. İşte Allah(cc) böylelerin tövbelerini kabul buyurur. Allah(cc), tövbe edenleri bilir ve hikmet sahibidir.” (Nisa-17)
e) İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak:
“Tövbe edenlere, abidlere(ibadet edenlere), hamd edenlere, rüku edenlere, secde edenlere, iyiliği emredenlere, kötülükten alıkoyanlara ve Allah(cc)’ın hükümlerini koruyan mü’minlere cenneti müjdele” (Tövbe-12)
f) Pişmanlık:
“Ey İman edenler! Yürekten tam bir pişmanlık içerisinde tövbe ederek, Allah’a dönün. Olur ki, rabbiniz kötülüklerinizi mağfiretiyle örter ve sizi de altında ırmaklar akan cenetlere koyar.” (Tahrim-8)

3-Allah(cc)’ın ve Onun Peygamberleri(sa)’nin Tövbe Emri:

a) Allah(cc)’ın emri:
“Onlar yaptıklarından hala Allah’a tövbe edip, onun mağfiretini dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Maide-74)
b) Hz.Musa(as)’nın kavmine tövbe emri:
“O zaman Musa kavmine; Ey kavmim! Buzağıya tapmakla gerçekten nefsinize zulüm ettiniz. Hemen rabbinize tövbe edip nefsinizi temizleyin. Bu, yaradanınız nezdinde sizin için hayırlı olacaktır. O tövbeleri kabul eder, demişti. Çünkü şüphe yok ki, Allah tövbeleri kabul eder ve (O) acıyandır.” (Bakara-54)
c) Hz.Salih(as)’in kavmine tövbe emri:
“Semud milletine de, kardeşleri Salih’i gönderdik. Salih; Ey milletim! Allah’a kulluk eden. Ondan başka ilahınız yoktur. O sizi topraktan yarattı ve orada ömür geçirmeye memir etti. O halde ondan bağışlanma dileyin, sonra tövbe edin. Şüphesiz ki Rabbimin merhameti, çok yakındır. O duaları kabul edendir.” (Hud-61)

4-Tövbe Edenler Kurtuluş Üzerindedir:

a) Tövbe eden kurtulur:
“Sonra arkalarından namazı bırakıp, şehvetlerine uyan kötü bir nesil geldi. İşte bunlar azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır. Ancak tövbe edip, İman eden ve yararlı işler yapanlar bunun dışındadır. Çünkü bunlar, hiçbir haksızlığa uğratılmadan cennete gireceklerdir.” (Meryem-59-60)
b) Kötülükleri iyiliğe çevrilir:
“Kıyamet gününde azabı kat kat artar. Orada alçaltılarak sürekli kalır. Ancak tövbe eden, İman edip yararlı işler işleyen kimse müstesnadır. Çünkü Allah bunların kötülüklerini iyiliği çevirir. Allah çok bağışlayan ve esirgeyendir.” (Furkan-69-70)
c) Ebedi lanetten kurtuluştur:
“Bu lanete, ebedi olarak maruz kalacaklardır. Azapları hafifletilmez, ve yüzlerine bakılmaz. Ancak onun ardından tövbe edip, durumlarını düzeltenler müstesna.” (Al’i İmran-89)

5- Tövbe’nin Faydası:

a) Rahmet:
“Rabbiniz, sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da, arkasından tövbe eder, nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi; kendi üzerine almıştır. Şüphesiz Allah, çok yargılayıcı(bağışlayıcı) ve çok esirgeyicidir.” (En-am-51)
b) İyi şekilde geçinmek:
“Hem rabbinize bağışlanma dileyesiniz, sonra da tövbe edesiniz ki, O da sizi takdir edilmiş bir zamana kadar güzel bir şekilde geçindirsin.” (Hud-3)
c) Bereket ve kuvvet:
“Ey Milletim! Rabbinizden bağışlanma dileyin. Sonra da ona tövbe edin ki, size gökten bol bol yağmur yağdırsın, kuvvetinize kuvvet katarak sizi çoğaltsın. Günah işlemeye devam ederek, İmandan yüz çevirmeyin.” (Hud-52)
d) Hidayet bulmu:
“Şüphesiz ku ben, tövbe edip iman edenlere, salih işlerde bulunanlara, hidayeti gösteririm.” (Ta’ha-82)
e) Kurtuluşa erme:
“Fakat tövbe eden, İman edip yararlı işler yapan kimse kurtuluşa erenler arasında bulunur.” (Kasas-67)
f) Allah(cc)’ın sevdiklerinden olma:
“Şüphesiz Allah, tövbe edenleri ve temiz olanları sever.” (Bakara-222)

6- Tövbesi Kabul Edilmeyenler:

a) Kafirler ve son anda tövbe edenler:
“Devamlı olarak günah işleyip de ölüm gelince, -Ben şimdi tövbe ettim, diyenlerin tövbesi kabul edilmez. Kafir olarak ölenlerin tövbesi de kabul edilmez. Böz öylelerine acı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa-18)
b) Mürtedler:
“İman ettikten sonra kafir olup, sonra da küfürlerini artıranların tövbeleri kabul edilmez. İşte onlar sapıktırlar.” (Al’i İmran-90)

B-EHL-İ BEYT(AS)’İN HADİSLERİNDE TÖVBE

1-Tövbe Nedir?:
Tövbe: Kalbin pişman olması, dille istiğfar etmek, günahtan uzaklaşıp, terketmek ve bir daha günah yapmamak için karar almaktır.” Hz.Emir-el Mü’minin Ali(as) (Kısar-ul Cumel… Tövbe maddesi)
2-Tövbe’nin En İyi Yolu:
“Tövbe kapısı, pişman olmuş günahkarlar için açıktır. Öyleyse sizler de, tövbe edin ki, tövbeniz halisane ve gerçekçi olsun.” Hz.Muhammed(sav) (Bihar-ul Envar, c.77, s.169)
Not: İmam Musa-i Kazım(as), “halisane tövbe”yi tefsir ederken şöyle buyuruyor: … Kul, tövbe eder ve sonra o yaptığı günaha bir daha dönmez. (Bihar-ul Envar, c.60, s.20)
3-Tövbe’nin Temelleri:
a) İkrar ve İtiraf: “Kul ancak, günahını Allah’a İkrar ve İtiraf etmesiyle temiz ve pak olur.” İmam Sadık (as) (Kısar-ul Cumel… Tövbe maddesi)
b) Pişmanlık: “Pişmanlığın kendisi, tövbedir.” Hz.Muhammed(sav) (Bihar-ul Envar, c.77, s.159)
4-Tövbeden Sonra Günah Yapmamak:
“Tövbekar İnsan, bir günaha dahi bulaşmamış kimse gibidir. Ve günahtan sonra İstiğfar edip de, bu haldeyken günah işlemeye devam eden kimse ise, Allah(cc)’a karşı alay edip eğlenen gibidir.” İmam Cafer-i Sadık(as) (Mecmu’e-i Varam, c.1, s.6)
Dille İstiğfar: “Tövbe dört temel üzerindedir; Kalbin pişman olması, Dille istiğfar, İyi ve beğenilen amelleri yerine getirmek ve Ciddi bir kararla bir daha günaha yönelmemek.” İmam Cafer-i Sadık(as) (Bihar-ul Envar, c.78, s.81)

4-Tövbekar Kimdir?:

Hz. Muhammed(sav), sahabesine buyurdular ki, -Tövbe eden kimdir, bilir misiniz?. Sahabeler, -Allah(cc) bilmektedir ki, biz bilmiyoruz, deyince; “Kul Allah(cc)’ın katında tövbe eder. Fakat hakkı gasp edilen, ondan razı olmuyorsa, o kulun tövbesi sahih değildir. Ve her kim tövbe etse, ve günah ortamını, yemeğini ve arkadaşlarını değiştirmeyip, ibadetlerinde bir artış göstermez ise o, hakiki tövbekar değildir. Ve her kim ki; tövbe etse, iş ortamını ve istirahat vesilelerini değiştirmezse o, tövbe kamil değildir. Ve her kim ki, tövbe etse; gönlü ve eli açık bir şekilde toplumda iyi amel işlemezse ve yine kendi arzularını kontrol edemezse ve diline sahip çıkmazsa, fazla yemeğini fakirlere vermezse, onun tövbesi hakiki değildir. Fakat o kimselerin tövbesi kabuldur ki, (burada) söylenilenlere amel etsin.”

Ve devamına şunları eklediler; “Tövbekarın, tövbenin etkisiyle; amellerinde, hareketlerinde ve hayatında bir değişiklik görülmezse, onun tövbesi doğru tövbe değildir. Tövbekar o kimsedir ki, başkalarının mallarını ve hukuklarını eda etsin ve onları razı etsin. Terk etmiş olduğu namazını ve ibadetini yerine getirsin. Toplum arasında güzel ahlakla ve tevazu ile yaşasın. Ve kendisini, nefsani arzu ve isteklerinden uzak etsin. Oruç tutmaya istek ve rağbeti olsun.”

5-Tövbede Acele Etmenin Sırrı:

a) Ölümün ansızın gelmesi: “Tövbeyi geciktirip, ertelemeyin. Zira, ölüm ansızın gelir.” Hz. Muhammed(sav) (Kısar-ul Cumel… Tövbe maddesi)
b) Zamandan istifade: ”Allah(cc); günahkar insana, günahının yazılmaması için yedi saat mühlet verir. Öyleyse bu süre içerisinde, tövbe edin ki günahınız amel defterine kaydedilmesin.” Hz.Emir-el Mü’minin Ali(as) (Kısar-ul Cumel…Tövbe mad..)

6-Tövbe Etmek İçin Vesileler:

a) Hicabın kaybolmasına engel olmak: “Mü’min şahıs için yetmiş iki tane hicap (ilahi perde) vardır. Bir günah yaptığı zaman, o hicaplardan biri kaybolur. Fakat tövbe ederse, Allah(cc)onun hicabını geriye döndürür.” Hz. Muhammed(sav)

b) Günüh yapmaktaki ısrardan uzaklaşmak: “Küçük günahtaki ısrar, artık onu küçük(günah) etmeyecektir. Büyük günah ise, tövbe ve istiğfarla, büyük günah olmaktan çıkacaktır.” (Eş-şafi, Fi şerhi Usul-u Kafi)

c) Günahların aşikar olması: “Her kim kötü ve iğrenç amel işlerse, ilk olarak Allah(cc) onu (başkaları haberdar olmasın diye) örter. Eğer bir daha bu iğrenç ameli yerine getirirse, Allah(cc) bir kez daha onu örter. Fakat o kimse, üçüncü kez aynı günahı işlerse, Allah(cc) insan şekline girmiş bir melek zahir eder ve onu kulunun yapmış yapmış olduğu bu kötü ameli ifşa etmesi (yayması) için ve başkalarına bildirip, iletmesi için memur kılar.” İmam Muhammed Bagır(as) (Meşkat-ul Envar.. Bab’ul Tövbe)

d) Günahın sarhoşluğu: “Peygamber-i Ekrem(sav), ibn-i Mesud’a buyurdular ki, Günahın şarhoşluğundan sakın! Zira günahın sarhoşluğu, şarabın sarhoşluğundan daha etkili ve şiddetlidir. Allah-u Teala buyurmaktadır ki, “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürlür, Artık doğru yola dönmezler.”” (Bihar-ul Envar, c.77, s.102-103)

e) Günahın ıstırabı: “Peygamber-i Ekrem(sav), Ebuzer’e şöyle buyurdular; “İmanlı İnsanın günahlar karşısında ki ıstırabı, bir serçenin tuzakta çektiği acı ve ıstıraptan çok daha fazladır.” (Mekarim-ul Ahlak)

f) Peygamber(sav)’den utanma: “Hiç şüphesiz Allah(cc) tarafından şahitler yer yüzünde bulunmaktadır. Muhakkak ki, bu şahitler kulların amellerini Resulullah(sav)’a arz ederler.” İmam Cafer-i Sadık(as) (Kısar-ul Cumel.. Amel ve arz maddesi)

g) Amellerin yükselmesi: Bir hadisde de şöyle nakledilmiştir; “Peygamber-i Ekrem(sav)’in sünnetinde Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmak da vardı.” Peygamber(sav)’den bunun sebebini sordukları vakit, şöyle buyurdular: “Kulların amelleri, Pazartesi ve Perşembe günleri yukarı çıkar. Ben de, amellerimin yukarıya çıkarılacağı zaman oruç tutmayı seviyorum.” (Kısar-ul Cumel.. Amel ve arz maddesi)

h) Nefsin muhasebesi: “Her kim kendi nefsini hesaba çekse, kendi ayıplarından haberdar olacak ve kendi günahlarını kamilen bilecektir. Ve netice de tövbe etmeye yönelecek ve kendi ıslahı için çalışacaktır.” Hz. Emir-el Mü’minin Ali(as) (Gurer-ul Hikem, s.696)

7-Günahın Eserleri:

a) Nimetin elinden alınması: “Allahu Teala, kuluna (bir çeşit) nimet nasip eder. O kulu, bir günaha başvurduğu zaman, bu nimeti ondan geri alır. Zira o kula nimetin nasip olmaması müstehaktır.” İmam Cafer-i Sadık(as) (Nur-u Sekaleyn)

b) Belalar ve afetler: “Her kim, nefsine lezzet veren şehvetine uysa, üzerine afet ve belalar yağar.” Hz.Emir-el Müminin Ali(as) (Gurer-ul Hikem, s.666)

c) Rızkın Azalması: “İnsan günahlarının eseriyle rızkından mahrum kalmaktadır.” Hz.Muhammed(sav) (Gurer-ul Hikem)

d) İlmin unutulması: “Günahtan sakının, zira güzellikleri na’bud eder. Hiç şüphesiz kul günaha yönelip yaparsa, (her ne kadar az da olsa) yaptığı günah vesilesiyle, öğrenmiş olduğu ilim ve bilgiyi elden verir ve unutur.” Hz.Muhammed(sav) (Nur-u Sekaleyn, c.5)

e) Ömrün azalması: “Günahları vesilesiyle (ömrü azalarak) ölen kimseler, eceliyle ölen kimselerden daha fazladır. Başkalarına ihsan ettikleri şeylerin vesilesiyle yaşayanlarsa, kendi tabii ömrünü sürdürenlerden daha fazla yaşarlar.” İmam Cafer-i Sadık(as) (Bihar-ul Envar, c.73, s.263)

f) Zalimlerin üstünlüğü: İmam Muhammed Bagır(as), Allah(cc)’ın şöyle buyurduğunu söyler: “Her kim beni tanır da, o halde bana isyan ederse, o kimseye beni tanımayan kimseyi musallat ederim.” (Vesail, c.11, s.241)

g) Zillet: “Kim Allah(cc)’a isyan ederse, kendini zelil ve rezil etmiştir.” Hz. Emir-el Mü’minin Ali(as) (Gurer-ul Hikem, s.619-756)

h) Gece namazından mahrum olmak: “Şüphesiz ki kim Allah(cc)’a isyan ederse, o gece namazı kılmaktan mahrum olacaktır. Ve muhakkak ki, kötü bir işin eseri, keskin bir bıçağın ete olan etkisinden daha çabuktur.” İmam Cafer-i Sadık(as) (El hukmu Zahirih, s.270)

ı) Kalbin kararması: “Bir kul günah yaptığı zaman, kalbinde siyah bir leke zahir olur. Ve tövbe ettiği zaman o leke kaybolur. Eğer günah yapmaya devam ederse, o siyah leke kalbi bütünüyle sarana kadar fazlalaşır. Ve bu şekilde, o hiçbir zaman kurtuluşa eremez.” İmam Cafer-i Sadık(as) (İhtisas; Şeyh Müfid, s.243)

i) Bilinmeyen belalar: “Allah(cc)’ın kulları, her ne zaman geçmişlerinde yapmadıkları bir günaha mürtekip olsalar, Allah(cc)’da onları hiç bilmedikleri bir belaya düçar eder.” İmam Ali Rıza(as) (Bihar-ul Envar, c.73, s.343; Gurer-ul Hikem, c.3, s.467)

8- Tövbe’nin İnsan Hayatındaki Eseri:

a) Allah(cc)’ın dostluğu: “Tövbekar, Allah(cc)’ın dostudur ve günah işlememiş kimse gibidir.” Hz.Muhammed(sav) (Hakk’ul Yakin; Muhabbet Tövbe)

b) Kalbin temizlenmesi: “Tövbe, kalbin temizlenmesine ve günahlardan arınmasına vesiledir.” Hz. Emir-el Mü’minin Ali(as) (Kısar-ul Cumel; Bihar-ul Envar, c.77, s.208)

c) Günahların örtülmesi: “Tövbe, günahların örtülmesini ve kapatılmasını sağlar.” Hz.Muhammed(sav) (Kısar-ul Cumel)
d)Günahların mahvolması: “Tövbeye hayranım. Ki, büyük günahları dahi mahveder.” Hz. Emir-el Mü’minin Ali(as) (Gurer-ul Hikem; Harful Mim)

e) İlahi rahmetin nüzulü: “Tövbe, ilahi rahmetin nüzul olmasına sebeptir.” Hz. Emir-el Mü’minin Ali(as) (Kafi, Tövbe babı, c.3, s.436)

f) İlahi rizayetin kazanılması: “Hiç şüphesiz Allah(cc), mü’min kulu kendisine tövbe ettiği zaman, bir kimsenin kaybolup bulunduktan sonraki sevinmesi gibi sevinir hoşnud olur.” İmam Cafer-i Sadık(as) (Kafi, Tövbe babı, c.3, s.436)

g) Amel defterindeki değişiklikler: “Kul, gerçek bir tövbeyle Allah(cc)’a yönelse, Allah(cc)’ın muhabbetini kazanır. Allah(cc) onun günahlarını, dünyada ve ahirette örtecektir.”
İmam(as)’ın sözü buraya geldiğinde, bir şahıs; “Acaba hatalar da örtülecek mi?” diye sordu. İmam (as) şöyle buyurdu:
“Allah(cc) kulunun günahlarını yazması için görevlendirdiği iki meleğe vahy ederek, günahını silmesini emreder. Ve tövbekarın vücuduna ve uzuvlarına vahy eder ki, onun günahlarını itiraf etmekten sakınsın. Ve yine, Allah(cc), tövbekarın günah işlediği yere ve mekana emreder ki, onun günahını örtsün. O (tövbekar) böyle bir şekilde Allah(cc) ile mülakat etmeye gider ki, onun ne günahı vardır ve ne de bir kimse onun aleyhinde şahitlik eder.” İmam Cafer-i Sadık(as) (Hakk’ul Yakin)

h) Kötülüklerin iyiliğe dönüştürülmesi: “Kıyamette, Allah(cc)’ın huzurunda, günahlar bir bir sahibine gösterilir. Ve sonra, onların hepsi bağışlanarak affedilir. Hatta Peygamberlerden ve meleklerden dahi birinin haberi olmadan. Tövbekarların işlediği şekilde günahlar, gizlenir ve örtülür. Daha sonra Allah(cc), günahlara emir verir ki, mahiyetinizi değiştirip hasene(iyi amellerden) olsunlar.” Hz.Muhammed(sav) (Bihar-ul Envar, c.7, s.286; Nur-u Sekaleyn, c.5, s.505)

ı) Yağmurun Yağması: “Hz.Adem(as), ilahi emirle cennetten uzaklaştırıldığı vakit, gökyüzünden yağmur kesilip, yeryüzündeki ot ve çeşitlerinin büyümesi durdu. Fakat, Hz.Adem(as), tövbeye yönelince Allah(cc) gökyüzüne emir verdi ki, yağmur yağsun. Ve yeryüzüne de emir verdi ki, ürünlerini ve meyvelerini versin.” İmam Muhammed Bagır(as) (Bihar-ul Envar, c.7, s.286)

GENEL OLARAK TÖVBE

1-Amel Açısından: “Her günahın kararlaştırılmış bir tövbesi vardır. Fakat kötü ahlakın yoktur.”Hz.Muhammed(sav) (Nehcul Fesahe, c.2, s.478)

2-Zaman Açısından: “İlahi Hüccet’in yeryüzü ile irtibatı, kıyamet gününe 40 gün kalana kadar kesilmeyecektir. O vakit, Hüccet halkın arasından alınır ve tövbe kapıları kapanır. Her kim daha önce tövbeye yönelmemişse, onun imanından kendisine bir fayda yoktur.”İmam Cafer-i Sadık(as) (Bihar-ul Envar, c.6, s.18)

3-Alimin ve Cahilin Tövbesi: “Adamın ruhunu teslim edeceği anda, cahilse tövbesi kabul edilecektir. Lakin, alimse tövbesi kabul olunmayacaktır.”İmam Cafer-i Sadık(as) (Usul-u Kafi, c.2,s.440)

4-İlahi Rahmetten Ümit Kesmemek: Emir-el Müminin Ali(as), oğluna vasiyet ederken şöyle dedi: “Oğlum hiçbir zaman, günahkarın, ilahi rahmetin geniş olması konusunda, ümidini kesme. Zira nice kimseler vardır ki, ömrünün tamamını günahla geçirip akıbetini hayırla sona erdirmiştir ve yine nice abidler vardır ki, sonralı cehennem ile noktalanmıştır.” (Bihar-ul Envar, c.77, s.239)

5-Tövbe ve Lütuf Hakkı: İmam Cafer-i Sadık(as), Muhammed ibni Müslüm’e buyuruyor ki; “Ey Muhammed, tövbe vesilesiyle günahkarların günahları bağışlanır. Sonra o Mü’min, iyi amel yapmaya başlar. Vallahi bu tevfik(bu güzel ameli yerine getirmekteki muvaffakiyet) sadece İman ehli içindir.”

Muhammed ibni Müslüm diyor: “Arz ettim ki, eğer tövbeden sonra bir daha günaha yönelirse, o tövbenin değeri nedir?” İmam(as), buyurdular ki; “Acaba Mü’min kulun değersiz ve çirkin işlerini yaptıktan sonra pişman olup, istiğfar etmesini ve tövbesini Allah(cc), kabul etmeyecekmidir?”

Muhammed ibni Müslüm diyor: “Eğer bu şahıs birkaç kez böyle yaparsa ne olur?” İmam (as), şöyle buyurdu: “Her seferinde Mü’min bir kul, istiğfar ve tövbe yoluyla Allah(cc)’a yönelirse, Allah(cc)’da ona mağfiretle teveccüh eder. Zira Allah(cc), gafur ve rahimdir. Tövbeleri kabul eden günahları bağışlayandır.” (Hakk-ul Yakin, Tövbe Muhabbeti)

6-Tövbe ve Amellerin Birbirine Yakışması: “Her bir günah için, kendine ait bir tövbe belirlenmiştir. Yani gizli ve saklı ortamda yapılan günahın, tövbesi de gizlidir. Aleni (açıkca) yapılan günahın tövbesi de açık ve aşikar olarak yapılır.” Hz.Muhammed(sav) (Bihar-ul Envar, c.77, s.127)

7-Dünyaya Tapmanın Nişanesi: “Günahkar insan ile tövbe arasında, dünyaya mağrur olma ve dünyaya tapma engeli vardır.”İmam Muhammed Bagır(as) (Meşkat-ul Envar, Bab-ul Tövbe)

8-Hakiki Tövbe’nin Merhaleleri: Kumeyl ibni Ziyad diyor ki; “Hz.Emir-el Müminin Ali(as)’a, bir şahsın günah işledikten sonra, istiğfar etmesindeki sınır nedir? diye sordum.”
Hz.Emir(as) : “Ey Kumeyl! İstiğfarın sınırı tövbedir.”
Kumeyl: “Bu kadar mı?”
Hz.Emir(as) : “Hayır”
Kumeyl: “Öyleyse İstiğfar nasıl olmalıdır?”
Hz.Emir(as) : “Birisi günah işledikten sonra Estagfirullah derse, bu Tahriki İstigfar’dır.”
Kumeyl: “Tahriki İstigfar nasıldır?”
Hz.Emir(as) : “Lafz ve dille sınırlı yapılan istiğfardır. Elbette o da, söylediği istiğfarın, gerçek ve hakikatle denk ve beraber olmasını isterse.”
Kumeyl: “Hakikat Nedir?”
Hz.Emir(as) : “İstigfarın hakikatı, (kişi) kalben dinin nüktesini ve esprisini tasdik etsin, kendisinin gerçektende hata yaptığının kanısına varsın ve karar alsın ki, tövbe ettiği o günaha bir daha yönelmesin.”
Kumeyl: “Eğer böyle yaparsa tövbe ve istiğfarı yerine getirmiş olur mu?”
Hz.Emir(as) : “Hayır.”
Kumeyl: “Öyleyse Kamil ve Eksiksiz istigfar nedir?”
Hz.Emir(as) : “İstigfarın da merhaleleri vardır. Şöyle ki;

1-Geçmişten pişmanlık,
2-Günaha yönelmemek için karar almak,
3-Tövbe eden insanın boynundaki, günahtan kazanmış olduğu hakkı eda etmek,
4-İlahi hukuka ve terk olunmuş vacibatları eda etmek,
5-Günahın eseriyle bedende yer eden etlerin su olması, sonra derinin kemiklere yapışması ki, bu şekilde helal lokma ve malla tekrar etin yenilenmesi,
6-Günahtan nasıl lezzet aldıysa, aynı şekilde ibadetlerinde de eziyet ve zahmeti tatması gerekir.” (Tuhef-ul Ukul, s.139)

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kuranda Anlatılan Dinin Temelleri

TARİKATLAR
Kuran’ın anlattığı din ile uydurulan dini ayırt ederken mutlaka değinilmesi gereken bir diğer önemli konu da tarikatlardır. Yüzlerce tarikat olmasına ve bunların, Kuran’ın anlattığı İslam’dan sapışları farklı noktalarda olmasına rağmen çalışmamızın hedeflenen boyutunu dikkate alarak sadece şeyhlerin aşırı yüceltilmesi ve tartışılmaz kabul edilmesi gibi, birçoğunda ortak ve temel olan noktalara değinmekle yetineceğiz.

TEKKELERİN DEJENERASYONU

Peygamberimiz’in tek mürşit olduğu, dini konularda tartışılmaz tek otorite olduğu dönemde İslam’ın tek kurumu cami idi. İbadetler, eğitim ve hizmet tüm yeryüzüne yayılan bir faaliyetti, kurum olarak ise bu faaliyetlerin merkezi camiydi. Peygamber’in sağlığında, hatta dört halife döneminde cami dışında tekke, dergah, zaviye gibi başka kurumların oluşturulmadığı; bu tekke ve dergahların üyeleri tarafından bile kabul edilir. İlk tekkenin hicri 150 -miladi 760- yılları civarında Şam yakınlarında kurulduğu kabul edilir. Fakat tekkelerin yayılması yüzlerce yıl sonraya rast gelecektir. Pek çok tekkenin ilimler akademisi, askeri hizmet, hatta hastaların tedavisi gibi birçok güzel hizmette kullanıldığı; Müslümanlar’ın Allah sevgisinin gelişmesi ve iyi ahlaklı kâmil Müslümanlar olmaları için önemli katkılarının bulunduğu da bir gerçektir. Fakat bu geleneğin içinden gelen önemli bir isim olan Kuşadalı İbrahim’in deyimiyle; gün gelip de kimi tekkelerin “kerhaneye ve meyhaneye dönüştüğü”, Kuran’ın emir ve yasaklarıyla alakası olmayan binlerce tören ve uygulamanın din adına bu tekkelerde gerçekleştirildiği de ayrı bir gerçektir. Tüm bu olumsuzlukları tespit eden Kuşadalı, yanan tekkesinin yerine yenisini yaptırmamış ve asırlarca yaşayan tekkelerin kapanması gerektiğini ve tüm yeryüzünün adeta bir tekke gibi kullanılıp, Peygamberimiz zamanındaki gibi cami dışında bir dini kurumun bırakılmamasını, Kuran dışındaki virdlerin ve tarikatların özel dualarının yerini Kuran’a ve Kuran’da geçen dualara bırakmasını savunmuştur.

Tekkelerin ortaya çıkışı hicri 150’ler olarak kabul edilse de, bugünkü manasıyla bildiğimiz tarikatların kurumsal yapılar olarak ortaya çıkışı hicri 600’ler civarındadır. Kurumsal karaktere sahip olduğu kabul edilen ilk tarikat Kadiriliktir, kurucusu Abdülkadir Geylani, hicri 562’de vefat etmiştir. Diğer birkaç örnek şöyledir: Rifailik, Ahmed er Rifai, vefatı hicri 578; Bektaşiye, Hacı Bektaş Veli, vefatı hicri 669; Mevleviyye, Mevlana Celaleddin Rumi, vefatı hicri 672; Halvetiyye, Ekmelüddin el Haveti, vefatı hicri 750; Nakşibendiyye, Bahauddin Nakşibend, vefatı hicri 791.

ŞEYTAN ACABA KİMİN MÜRŞİDİ?

“Tarik” Arapça “yol” manasına gelmektedir. Bu kelimeden türetilen “tarikat” ise “yol, yöntem, usul, tarz” manalarına gelir. “Tarikatlar, Allah’a gitmek için bir yoldur, bir mecburiyet değildir” şeklinde yumuşak izahlarla tarikat bağlılığını tarif eden tarikatçılar vardır. Fakat birçok tarikat bağlısı “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” şeklindeki uydurma hadisten hareketle; tarikata girmeyi, tarikatın şeyhini mürşit kabul etmeyi dini bir vecibe ve kurtuluşun bir şartı gibi sunmaktadır. Sormak lazım; yüzlerce yıl tarikatların yokluğunda, Müslümanlar eksik Müslümanlar olarak mı yaşadılar? Tarikat şeyhlerinin yaygın olmadığı bu dönemde Müslümanlar’ın mürşidi şeytan mıydı? Kuran’ın izahları bu yıllara kadar Müslümanlar’ın manevi gelişimine rehberlik etmekte yetersiz mi kaldı ki tarikatlara ihtiyaç duyuldu? Kuran’a göre Kuran din adına her şeyi açıklamaktadır. Peygamber’imiz ise Kuran’ın uymamız konusunda kefil olduğu tek insandır. Oysa tarikatların ürettiği birçok şeyh tartışılmaz kişi ilan edilmiş, bu şeyhlerin etrafındakiler kurtulanlar, diğer kimseler cehennemlik olarak sınıflandırılmış, bu şahıslara uymak dinin en önemli şartı gibi kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bu tarikatların birçok liderinin “Mehdi” veya “İsa” ilan edilmesi, sadece geçmişteki tarikatların değil, günümüzdeki birçok tarikatın da bir gerçeğidir. (Mehdi ve İsa’nın gelişi ile ilgili inançlar için 20. bölümü okuyunuz.) Her şehirde, kasabada veya mahallede bahsettiğimiz tiplere rastlayabiliriz. Bunların çoğu sahip olduğu gücü istismar eden; insanların hem ruh dünyasını, hem de kesesini zarara uğratan kişilerdir. Bu tavırlarıyla, bunların önemli bir kısmı, Kuran’ın eleştirdiği Musevi ve Hıristiyan din adamlarının dinimizdeki karşılığıdır.

Ey iman sahipleri! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar.

9-Tevbe Suresi 34

ŞEYHE KÖRÜ KÖRÜNE İTAAT

Tarikatların en önemli kurallarından biri; müridin kendisini şeyhine, “ölünün kendini ölü yıkayıcısına bıraktığı gibi” teslim etmesidir. Kuran’ın aklımızı çalıştırmayı emretmesine rağmen tarikatlarda körü körüne itaat esastır. Tarikat üyelerine, akıllarını bir kenara bırakıp şeyhlerine tabi olmaları, bu yolda akılla gidilemeyeceği anlatılır. Bu prensibi kabul edip şeyhe tabi olan kişiye, şeyhin Mehdiliğinin veya İsalığının inandırılması, şeyhin dünyadaki en üstün insan olduğunun iknası, kişinin maddi açıdan sömürülmesi, dine yapılan ilave ve eksiltmelerin yutturulması gayet kolay olmaktadır. Üstelik kişi, aklı kenara bırakma prensibini kabul ettikten sonra, üniversite bitiren okumuş müritle; cahil, okuma yazma bilmeyen mürit aynı mertebeye gelmektedir. Bu yüzden tarikatlardaki okumuş kişilerin tavrı bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü bu kişiler, tarikatların yapısı gereği aklını kenara bırakmış ve şeyhe teslim olmuşlardır. Bu tavrın neticesi ise cahil ile okumuşun, bilen ile bilmeyenin farkının kalmamasıdır. Araştırma yerine yutturma, düşünme yerine taklit esas olunca; tarikattaki herkesin inancı, hayata bakış açısı ve dini değerlendirişi tamamen şeyhiyle aynı olmaktadır. Hatta birçok zaman “aklı bırakma prensibi” kabul ettirildiği için şeyhten çok daha bilgili ve kültürlü bir kişi bile “Ben bilmem, şeyhim bilir. Şeyhim diyorsa vardır bir hikmeti” gibi izahlarla, şeyhin en saçma izahlarını bile yutmaktadır. Yakın zamanlardan trajikomik birkaç izaha yüzlerce tarikat bağlısının sırf şeyhleri dedi diye nasıl inandıklarını örnek verebiliriz: Birinci şeyhin Amerika’ya kızıp nasıl uzay mekiğini düşürdüğünü, şeyhin müritleri büyük bir gururla anlatıyorlardı. İkinci şeyhin ise Kıbrıs’ta duyulan ve başta nedeni çözülemeyen gürültüyü ejderha ilan etmesini en okumuş müritleri bile hemen kabul etmişlerdi. Üçüncü şeyh ise “nefislerinizi terbiye edeceğim” diyerek, müritlerine cinsel organını öptürüyordu. Elbetteki samimi Müslüman olan, kendi bağlılarına İslam’ın güzelliklerini anlatmak için çaba sarfeden ve bulunduğu konumu istismar etmeyen tarikat şeyhleri olmuştur/vardır. Fakat buradaki asıl sorunun körü körüne itaati getiren sistem olduğunu görmek ve bahsedilen sorunların, şeyhi değiştirmekle değil, sistemi değiştirmekle çözülebileceğini görebilmek önemlidir.

Tarikatların yapısını ve şeyhe bağlılığın felsefesini bilmeyenlerin, eğitimli ve kültürlü müritlerin bile bu saçmalıklara inanmasını anlamaları oldukça zordur. Fakat eğer tarikata girenlerin, baştan akıllarını kenara bırakıp, önemli bir kısmı psikolojik sorunlu şeyhlere tabi oldukları ve düşünme yerine taklidi ön plana aldıkları anlaşılırsa, bu tutumların nedeni de anlaşılabilir. Tarikatlara girenlere verilen tarikat terbiyesini anlamak için bir tarikatın müride, uyulmasının zorunlu olduğu yedi madde diye verdiği listeyi görelim:

1-) Mürşidine (şeyhine) tam teslim olmak ve hiç kimseyi mürşidinden

üstün bilmemek.

2-) Zeki ve idrak kabiliyeti yüksek olmak.

3-) Şeyhinin hizmetinde hareketli ve atılgan olmak.

4-) Sözünde sadık ve güvenilir olmak.

5-) Malını ve mülkünü şeyhinin hizmetine vermek.

6-) Mürşidin (şeyhin) ve tarikatın sırlarını gizli tutmak.

7-) Canını şeyhi yolunda vermeye her an hazır olmak.

SÖMÜRÜLEN MÜRİTLER

Tarikat mantığını düşündüğümüzde, ikinci maddeyi anlamakta zorluk olabilir. Hep aklı kenara bırakıp, şeyhe tabi olunmasını isteyen tarikatlar, neden acaba müritlerinden zeka ve idrak kabiliyetine sahip olmalarını istiyorlar? Herhalde burada beşinci maddede belirtilen mal ve mülkün daha çok elde edilmesi için kullanılacak zeka kastediliyor olsa gerek. Ne de olsa mürit ne kadar kazanırsa, o kadar faydalı olabilir!

Muhammed İkbal bu manzaraya “şeyhperestlik” manasına gelen “pirizm” adını takmıştır. Bununla “Allah ne istiyor? Kuran’da ne geçiyor?” mantığı yerine “Şeyh efendi nasıl buyurdu? Bizim tarikatımızda nasıl açıklandı”yı geçiren zihniyete dikkat çekmektedir. İkbal’in diğer bir izahı ise şöyledir: “Tekkelerde benliği yaratmak ve yetiştirmek imkanı kalmamıştır. Bu rutubetli alev, kıvılcım saçmaz.”

Muhakkak ki her tarikat ve her şeyh bir değildir. Bizim asıl karşı olduğumuz tarikatlardaki genel zihniyettir. Kuran’da, bilmediğimiz bir şeyin ardınca gitmememiz, çünkü bundan sorumlu tutulacağımız ifade edilir (17- İsra Suresi 36). Oysa en düzgün tarikatta bile kişiler şeyhlerine tabi olurlar ve tarikatların akıbeti şeyhin kişiliğine, insafına kalır. İnsanlar bilginin değil, taklidin uygulayıcıları olurlar. Yöntem, aklı bir kenara bırakmak olunca, saydığımız en kötü örneklerin ortaya çıkışı hiç de sürpriz değildir.

TARİKATLARDAKİ MASALLAR

“Şeyhe kayıtsız şartsız itaat” tarikatın en önemli şartı olduğundan, bunun sağlanması için müritlere hikâyeler anlatılır. Örneğin; “Bir şeyh bir müridine ‘Git babanın kafasını kopar bana getir’ der. Mürit de görünürde çok garip olan bu isteği şeyhine olan güveninden dolayı ‘Bir hikmeti vardır’ diyerek yerine getirir. Bir de bakar ki annesiyle yatarken kopardığı baş babasının değil. Annesiyle zina yapan başka birine ait. Şeyh uzaktan, kerameti sonucu bu olayı görüyor ve müridini denemek için hikmetini açıklamadan böyle bir emir veriyor.” Bu örnek hikâyeyle görüldüğü gibi şeyh, müride haramı emretse bile onun emrine itaat edilmesi, çünkü bunun muhakkak bir hikmeti olacağı telkin edilir. Oysa bir Müslüman’ın böyle bir şey iddia eden kişiye “Ben böyle bir haramı niye işleyeyim? Allah cana kıymayı haram etmişken benden böyle bir şeyi nasıl istersin?” demesi gerekir. Oysa tarikatlarda, şeyhe bu şekilde karşı çıkışlar; normal olmanın değil, imanı zayıf bir kimse olmanın belirtisi sayılır. Hikâyelerle müridi şeyhin robotu yapma, tarikatlarda çok sık kullanılan bir yöntem olduğu için meşhur bir hikayeyi daha örnek verelim: “Bir gün Hacı Bayram Veli’nin çok müridi olmasından rahatsız olan devrin yöneticileri Hacı Bayram’a gelip bu rahatsızlıklarını, müritlerinin çokluğunu hatırlatıp dile getirmişler. Hacı Bayram da ‘Rahatsız olmayın, benim sadece bir buçuk müridim var’ demiş. Gelenlere bunu ispat için içeride bir koyun kesen Hacı Bayram, kanını da dışarı akıtmış. Müritlerini ise dışarıda toplamış ve tüm müritlerini kesmesi gerektiğini ve sırayla gelmelerini söylemiş. Bir kadın ve bir erkek dışında herkes kaçmış. Erkek bir, kadın yarım sayıldığı için gerçek müritler işte bu bir buçukmuş…” Özetlediğimiz bu kıssa anlatılıp, müritlerden bu “gerçek müritler” gibi olup, şeyhleri öldürecek olsa bile kendilerini teslim etmeleri gerektiği öğretilir. Aklı bir kenara bırakan, şeyhi haram olan bir şeyi istese bile “vardır bir hikmeti” deyip boyun eğmesi gereken kişiler olarak yetiştirilen müritler, artık şeyhleri nasıl Müslüman olmalarını isterse öyle Müslüman olabilmektedirler. Bu tip durumlar sonucunda şeyhler “Rab edinilerek”, Hıristiyanlık ve Musevilik’teki sapmaların bir benzeri daha İslam’a inandığını söyleyen kişiler tarafından gerçekleştirilmektedir:

Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da Rabler edindiler.

9- Tevbe Suresi 31

Kuran yerine şeyhe tabi olanlar, Kuran’ı ancak ölülerin arkasından üstelik bilmedikleri bir dilde okuyanlar, Kuran’ın manası yerine melodisine önem verenler, ne yazık ki bu ayetlerdeki uyarıyı anlamamakta, Kuran’ı rehber kitap olarak değil, ölülerin arkasından okunan bir okuma kitabı olarak görmektedirler.

RABITANIN SAÇMALIĞI

Tarikatlardaki en garip olaylardan bir diğeri ise şeyhle yapılan rabıtadır. Türkiye’mizde en yaygın tarikat olan Nakşibendiliğin de en önemli uygulamalarından biri olan rabıta şu şekilde yapılır: Mürit, abdestli olarak ve kıbleye dönerek yere oturur. Şeyhinin iki kaşının ortasını hayalinde canlandırarak Allah’ı zikreder. Rabıtayla, şeyh ile mürit arasındaki sürekli beraberlik sağlanır. Fotoğrafın icadından sonra rabıtayı fotoğrafa bakıp yapan “modern Nakşibendiler” de mevcuttur. Bu uygulama kadar acayip olan bir izah ise şöyledir: “Rabıtasız zikir yerine, zikirsiz rabıta tercih edilir. Zikir ve rabıtadan birini terketmek zorunda kalırsak zikri terketmek daha uygundur. Çünkü zikirsiz rabıta erdirir, fakat rabıtasız zikir erdirmez.” Bu uygulama, tarikatlar konusunu niye ayrı bir başlıkla incelediğimizin sebeplerinden biridir. En kibar ifadeyle “saçmalık” olarak değerlendirdiğimiz bu uygulama, Kuran’ın diniyle hiçbir şekilde bağdaşmaz.

Tarikatlarda kullanılan bazı temel deyimlerin Kuran’daki kullanılışlarına baktığımızda, aradaki büyük farkı ve alakasızlığı farkederiz. Örneğin “şeyh” kelimesi Kuran’da “ihtiyar adam” manasında kullanılmıştır (Bakınız 11- Hud Suresi 72, 12-Yusuf Suresi 78, 28-Kasas Suresi 23, 40-Mümin Suresi 67). Kuran’da “veli” kelimesi ise “dost, yakın” gibi manalarda kullanılır. “Evliya” ifadesiyse, bu kelimenin çoğuludur. Kuran’a göre; her Müslüman Allah’ın velisidir, Allah da onların velisidir (Bakınız: 2-Bakara Suresi 257, 3-Ali İmran Suresi 68, 5-Maide Suresi 55, 7-Araf Suresi 196, 9-Tevbe Suresi 71). Kafirler ise şeytanın velisidir, tüm kafirler de birbirinin velisidirler (Bakınız 4-Nisa Suresi 119, 4-Nisa Suresi 76, 7-Araf Suresi 27, 16-Nahl Suresi 16). Mutlak anlamda gerçek dost sadece Allah’tır. Tüm dostlar ona nispetledir. O halde ondan başka gerçek veli yoktur (Bakınız 2-Bakara Suresi 107, 9-Tevbe Suresi 116, 25-Furkan Suresi 18, 39-Zümer Suresi 3, 42-Şuara Suresi 9). Görüldüğü gibi Kuran’da 80’den fazla yerde geçen “veli” veya “evliya” kelimeleri, hiçbir yerde günümüzde halka takdim edilen süpermen insanlar manasında kullanılmamıştır. Bu evliyaların, şeyhlerin gösterdiği olağanüstü haller manasında “keramet” kelimesinin kullanılmasına da Kuran’da rastlamıyoruz. Bu kelimeyle aynı “KRM” kökünden birçok fiil Kuran’da geçer ve bu kelimelerle Allah’ın cömertliği, verdiği rızıkların bolluğu anlatılır ama “süper adamların süper olağanüstülükleri” anlatılmaz (Bakınız 27-Neml Suresi 40, 8-Enfal Suresi 4, 17-İsra Suresi 70, 36-Yasin Suresi 11).

Tarikatlardaki dönmelerin, semanın, musikinin; dinin bir parçası olduğu iddia edilmediği sürece hiçbir zararı olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü Kuran bunları ne yasaklamıştır, ne de emretmiştir. Yeter ki bu uygulamalar ibadet olarak takdim edilmesin. Fakat ne yazıktır ki birçok tarikatta bu tarz uygulamaların adeta dini bir gereklilik gibi tanıtıldığına tanık olmaktayız. Bizim karşı olduğumuz budur. Yoksa Müslümanlar elbette ki vakıflar, dernekler gibi kurumsal yapılar kurabilir ve bunların içinde bir hiyerarşi oluşturabilirler. Tüm bu kuruluşlarda şiir okunması, müzik dinlenmesi, sema, sanat, toplantı, gösteri yapılması da normaldir. Fakat anormal olan, tarikatların; insanları tartışılmaz ilan etmeleri, ister iyi ister kötü olsun kendilerini ve Kuran’da yer almayan uygulamalarını dinin bir parçası gibi göstermeleridir.

Tarikatların diğer bir zararı ise dinimizi bir çile dini gibi tanıtmaları olmuştur. Hindu anlatımlarını ve Hindu tarikatlarını andıran suni çilelerle, müritleri terbiye edeceğini söyleyen tarikatlar; insanları karanlık odalarda uzun süre aç ve susuz bırakıp, onlara acı çektirip, birçok kişinin ruh dengesini bozmuşlardır. Ruh dengesi bozulan bu insanların gördüğü halusinasyonlar ise bu kimselerin üstünlüğüne, “evliya” olduklarına yorumlanmıştır. Oysa Kuran’da hiçbir Peygamber’in ya da inananın, kendisine böyle suni çileler çektirip, kendi kendine işkenceler ettiği görülmez. Kuran’a göre Allah, gerekirse imtihan için zorluk verir ve bu zorluk her ne olursa olsun Müslüman buna sabreder. Fakat bu zorluklar hayatın doğal akışında insanın karşısına çıkar; yoksa çile olsun diye, zorluk olsun diye insanın kendisine işkence etmesinin dinimizin tek kaynağı olan Kuran’da hiçbir dayanağı bulunmamaktadır.

EFENDİLERİN SAPTIRMASI VE TASAVVUF

Ve derler ki: “Rabbimiz biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de, böylece onlar bizi yoldan saptırdılar.”

33- Ahzab Suresi 67

Geleneksel dinin uygulayıcıları, atalarından miras kalan mezheplerine hiçbir akılsal kritere dayanmadan uyarlar. Mezhebin bu tabileri, mezhep büyüklerinin ne kadar zeki, ne kadar üstün ahlaklı olduklarına dair hikâyeler anlatarak bağlılıklarını meşrulaştırmaya çalışırlar. Bu şahıslara göre büyükleri (mezhep imamları) her şeyi düşünmüştür. Onlara uymak yeterlidir; onların karar verdiği bir konuda düşünmek, tartışmak, sorgulamak edepsizliktir. Geleneksel yaklaşımı benimseyenlerin dini doğrudan öğrendiği bir kaynaksa tarikattaki şeyhleridir. Tarikattaki bu şeyhlere de çoğu zaman “efendi” ve “efendi hazretleri” gibi ünvanlar yakıştırılır. Vefat etmiş mezhep imamlarına karşın bu efendiler yaşayan dini kaynaklardır. Bu “büyükler”e ve “efendiler”e uymaktaki temel mantık aynıdır; düşünmeden tabi olmak, sorgulamamak, aklı çalıştırmadan onların aklına güvenmek. Oysa Kuran’ın alıntıladığımız ayetinde görüldüğü üzere, birçok insanın doğru yoldan sapmasının sebebi “büyükleri”ne, “efendileri”ne körü körüne bağlanmalarıdır. Aklı çalıştırmanın yerine taklidi ön plana çıkartmanın, atalara uyarak ya da çoğunluğun tercihine bakarak ve efendilere, büyüklere teslim olarak yol bulmanın hiçbirini Kuran kabul etmemektedir. Kuran dinin kaynağı olarak kendisinden başka ne bir efendiyi, ne bir mezhebi, ne bir hadisi, ne de herhangi bir tarikatı gündeme getirmemiştir. Kuran’a göre doğruya ulaşma, aklı dışlamayla değil; aklı kullanma ve düşünme faaliyetiyle gerçekleşir:

Kuran’ı okuyup düşünmüyorlar mı?

4- Nisa Suresi 82

Ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.

38- Sad Suresi 29

… Size ayetlerimizi açıkladık, belki akıl erdirirsiniz.

3-Ali İmran Suresi 118

Diğer önemli bir sorun, tarikatların birçoğunun tasavvuf düşüncesini benimsemeleri; bu düşünce adına ortaya konan birçok güzel şeyle beraber, İslam’ın ruhuyla hiç bağdaşmayacak izahları da, bu düşüncenin ünlü isimlerinin hatırına, kabul etmeleridir. Tasavvuf düşüncesinin en ünlü ve en etkili olmuş kişisi Muhyiddin İbn Arabi’dir. Bakın İbn Arabi şöyle diyor: “Allah beni över, ben de Onu. O bana kulluk eder, ben de Ona. Bir halde ben Onu ikrar ederim, eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce de inkar ederim” (Fususul Hikem). İbn Arabi, buna benzer ifadelerinin olduğu kitabının kendisine Peygamberimiz tarafından verildiğini ifade etmiştir. Birçok tarikat bağlısı, kendi anlayışları dışındakileri kolayca “kâfir” ilan eder; İslami anlayış açısından asla kabul edilemeyecek İbn Arabi’nin ve diğer tarikat ile tasavvuf önde gelenlerinin alıntıladığımıza benzer sözlerini ise yorumlayarak kurtarmaya çalışırlar ve bu sözleri eleştirenleri “anlayışı kıt” olmakla ve bu şahısların derinliğini kavrayamamakla eleştirirler. Ne yazık ki tarikat ve tasavvuf bağlılığı, anlayışları bu kadar köreltmiştir. Kuran adına bahsedilene benzer sözleri eleştirmesi gerekenler, bu şahısların hatırına, bu sözleri İslami anlayışın bir parçası gibi göstererek; Kuran’ın sunduğu berrak İslam’ı bulandırılmış bir şekilde algılamakta ve başkalarına da algılattırmaktadırlar.

ŞEYHLERİ UÇURAN MÜRİTLER

Ölen şeyhlerin kabirlerinde yapılan garip hareketler; bez bağlamalar, eğilmeler ve secdeler de başlı başına bir rezalet tablosudur. Şeyhlerin birçoğunun ölmeden tarikatın devamını oğluna, damadına, kardeşine bırakması; genelde, manevi ve maddi sömürü çarkının aile tekelinde tutulması da sayısız garipliklerin bir halkasıdır. Oysa dinimize göre emanet ehline verilir, kan bağı olana değil. Müritlere bile layık görülen evliyalık mertebeleri, şeyhlere çok daha abartılı bir şekilde verilir. Şeyhlerin kerameti diye öyle hikâyeler anlatılır ki Kuran’da anlatılan birçok Peygamber mucizesinin bile bu kerametler kadar olağanüstü olmadığı görülür. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” deyimiyle, halkın arasında ifadesini bulan bu olgu, ayrı tarikatın müritlerinin birbirlerine karşı hava atma mekanizmasıdır. En çok ve en büyük kerameti gösteren şeyhin müridi olmanın gururunu tatmak isteyen müritler, her seferinde şeyhlerini diğer şeyhten biraz daha fazla uçurarak, bu yarışı karşılıklı devam ettirirler. Hayvanları, insanları canlandıranlar; denizlerin, okyanusların üstünde yürüyenler; aynı anda bir sürü yerde gözükenler; neler vardır, neler… Süpermen şeyhler kalpleri bilir, uzaktan kumandalı yönlendirmelerde bulunur, bir bakışıyla hidayete erdirir, dilediğini cin veya diğer yöntemleriyle çarpar; üfürüğü, tükürüğü, nefesi ile şifalar saçar, dokunuşuyla âlemlere nurlar yağdırırlar! Şeyhler bunları yapınca müritlerin ne haddine düşer şeyhe itiraz etmek, şeyhin lafını tartışmak, aklını kullanmak! Müridin en iyisi gözü kapalı itaat eden ve itaati en çok olandır.

Birçok tarikatın etki alanı içinde olanlar; ne yazık ki araştırma ve akletme yerine taklidi ve tabi olmayı gerektiren bu tarikatların düşünceye vurduğu zincirlerden kurtulamamaktadırlar. Körü körüne itaat, hayatın zevklerinden kendini soyutlama, az gülme, aklı az kullanma gibi özellikler; birçok tarikatın yerleştirdiği zihniyetin sonuçlarıdır. Hatta tahminimizce bir araştırma yapılsa, bugün İslam ülkelerindeki halkın, belli liderleri tartışmasız önder kabul etmelerinin kökündeki sebeplerinden biri olarak da İslam coğrafyasında uzun ve derin etkisi olan tarikatlara ve onların şeyhlerine körü körüne uymayı buluruz. “Karı gibi gülmek” gibi hayattan gülerek zevk almayı ve neşeli olmayı hoş karşılamayan deyimlerin çıkış sebeplerinde de yıllarca etki etmiş tarikat terbiyesini bulabiliriz. Kanaatimizce tarikatların verdiği bu terbiye geleneğe dönüşerek, günümüzde tarikatla alakası olmayanların bile yaşamlarında, farkında olmamalarına rağmen derin etkiler bırakmıştır. Çilede medet ummayı ve bir insanı aşırı yüceltip, körü körüne o insana bağlanmayı gerektiren tarikatlar; Kuran’ın istediği aklını çalıştıran insan modelinin önünde önemli engellerdir. Kuran’a gidip, Kuran dışında tüm dini kaynakları, hadisleri, ilmihal kitaplarını, mezheplerin dinini Kuran’ın önünden süpürmek, nasıl Kuran’ın anlattığı dinin ortaya çıkmasının bir şartıysa, aynı şekilde tarikatlar da Kuran’ın anlattığı dinin ortaya çıkıp, dini, şeyhlerin tekelinden kurtarmak için, süpürülmesi gerekenler listesine dahil edilmelidirler. Böylece dinimizin bağlıları Peygamberimiz’in ve daha sonra dört halifenin döneminde olduğu gibi, Kuran dışında kaynak kitabı olmayan, cami dışında tekke gibi alternatif kutsal kurumları olmayan, şeyh gibi Allah’la kul arasında aracılık yapan ruhban sınıfı tanımayan, Allah dışında hiçbir varlığa teslim olmayan, kalple beraber aklını da çalıştıran; yalnız Allah’a kul olan kullar olacaklardır.

Haberin olsun, halis din yalnızca Allah’ındır. O’ndan başkalarını evliyalar edinerek “Biz bunlara yalnız bizi daha fazla Allah’a yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz” diyenlere gelince; Allah tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmünü verecektir. Şu bir gerçek ki Allah yalancı, inkarcı kişiyi doğru yola iletmez.

39- Zümer Suresi 3

Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyaların ardına düşmeyin. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.

7- Araf Suresi 3

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Siyah Yüzlü Genç

Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki!
Kaldı ki, kalbi bembeyazdı.
Buna rağmen onu basite alanlar vardı.
Dedi ki:

– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?
– Asla!
– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?
– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.
Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.
kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır.

Efendimizin gence emri:
– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.
– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..
– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta…

Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!
Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!

Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır…
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.
– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:

– Sen Saad mısın? buyurur.

– Evet, deyince de dua eder:

– Ceddine saadetler!

Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar… Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:
– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:
– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!
Bir hayret nidası daha:
– Allahü Ekber!
Sonra döner, oradakilere hitap eder:
– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü
olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:
– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
Ve hayret nidaları birbirini takip eder:
– Allahü Ekber! Allahü Ekber!

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hz. Hızır

Hz. Mûsâ döneminde yaşamış ve peygamber olması kuvvetle muhtemel, hikmet ve ilim sahibi bir şahsiyet.

Kur’ânı Kerîm’de, Hızır (a.s.)’in isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Sûresi’nin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile ilgili kıssadan “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul…” (18/65) diye sözü edilen şahsın Hızır (a.s.) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bizzat Peygamber Efendimizden gelen sahîh hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir (bk. Buhârî, ilm 16, 44, Tefsîru’l-Kur’ân, Tefsîru Sûrati’l-Kehf 2-4; Müslim, Fedâil 170-174).

Bu rivayetlere göre bir gün Hz. Mûsâ isrâil oğulları arasında vaaz ederken ona kendisinden daha hikmet ve ilim sahibi kimsenin olup olmadığı sorulmuştu. Hz. Musâ: “Hayır, yoktur!” diye cevap verince Cenâb-ı Hak bir vahiyle Hz. Mûsâ’yâ Mecme’u’l-Bahreyn’de (iki denizin kavuşum yerinde) kullarından salih bir kul olan el-Hadir (Hızır)’in kendisinden daha âlim olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ hizmetinde bulunan genç bir delikanlı ile Hızır’i bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıktı. ikisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, yolculukta yemek üzere azık olarak yanlarına aldıkları balıklarını unutmuşlardı ve Balık bir delikten kayıp denizi boylamıştı. Hz. Mûsâ oradan bir süre uzaklaştıktan sonra yemek için delikanlıdan balığı çıkarmasını istediği zaman balığın denize dalıp kaybolduğunu fârk ettiler. Hz. Mûsâ’nın Hızır’ı bulmasının alâmeti, bu balığın kaybolması olduğundan derhal oraya geri döndüler ve orada Hızır (a.s.)’i buldular. Bundan sonra Hz. Musa’nın Hızır ile, Kehf Sûresi 66-82. âyetlerinde anlatılan yolculuğu başladı.

Hz. Musa’nın yolculuğunda azık olarak taşıdığı balığın Mecme’u’l-Bahreyn’de denize dalıp kaybolması, bazı rivayetlerde ve çeşitli İslâm milletlerinin folklorunda, bu arada Türk folklorunda da bu suyun âb-i hayat olduğu, ölüleri bile canlandıran, içenleri ölümsüzleştiren bir hayat iksiri olduğu seklinde izah olunmuş, burada balığın canlanıp denize dalması meselesinde bir peygamberin hayatının ve Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin söz konusu olduğu unutulmuştur. Buna bağlı olarak, Mecme’u’l-Bahreyn bölgesinde yaşayan birisi olarak Hızır (a.s.)’a da ölümsüzlük isnâd edilmiş ve kendisine beser üstü güçler ve yetkiler verilmiştir.

Hızır aleyhisselâma verilen ilmin mahiyetini anlayabilmek için Musa (a.s.) ile olan yolculuğunu Kur’ân-ı Kerîm kısaca şöyle anlatır: Hızır (a.s.), yolculukta karşılaşacakları olaylara Musa peygamberin sabredemeyeceğini kendisine hatırlatmış ve O’ndan sabır için söz almıştır (el-Kehf,18/66-70). Önce deniz sahilinde, yolculuk için bir gemiye binmişlerdi. Hızır (a.s.) bir balta ile gemiyi delince kaptan tamir için geri dönmek zorunda kalmıştır. Musa (a.s.) sabredemeyip söyle demiştir: “Gemiyi, yolcularını boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın” (el-Kehf; 18/71). Yolculuğun sonunda, ilk bakışta görünmeyen ve perde arkası bilgi niteliğindeki sebebi Hızır (a.s.) şöyle belirtir: “O, deldiğim gemi, denizde çalışan birkaç yoksulundu. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü gemi yolculuğa devam ederse, ileride her sağlam gemiye el koyan bir kral (deniz korsanları) vardır” (el-Kehf, 18/79). Yolculuk sırasında, diğer çocuklarla oynamakta olan bir çocuğu öldürdü. Musa (a.s.): “Kısas olmadan, masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın, dedi” (el-Kehf,18/74). Küçük çocuğun bu erken yaşta vefat ettirilme sebebi Hızır (a.s.) tarafından şöyle açıklandı: “Öldürdüğüm erkek çocuğa gelince; onun anne ve babası mü’min kimselerdi. ileride onları isyan ve inkâra sürüklemesinden korktuk istedik ki, Rableri bu ölen çocuk yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin” (el-Kehf, 18/80,81). Burada Cenâbı Hak’kın, anne-babanın hayırlı kimseler olması sebebiyle, ileride kendilerini üzecek, büyük sıkıntılara sokacak bir çocuğu erken yasta vefat ettirip, onun yerine daha hayırlı bir evlâdın verilmesinin, gerçekte o aile için ” hayır” olduğuna işaret ediliyor.

Yolculuğun üçüncü merhalesi Kur’an’da söyle anlatılır: “Musa ve salih kul yollarına devam ettiler. Sonunda bir köye varıp, halkından yiyecek istediler. Halk ise onları misafir etmek istemedi. Musa ve salih kul, orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler, Salih kul hemen onu doğrultuverdi. Bunun üzerine Musa: “isteseydin buna karşılık bir ücret alırdın, dedi. Salih kul şöyle dedi: işte bu seninle benim aramızın ayrılması demektir. Sabredemediğin şeylerin içyüzünü sana anlatacağım” (el-Kehf, 18/77,78). Evi, ücretsiz tamir etmesini salih kul (Hızır) söyle açıklar: “Bu ev, şehirde iki yetim çocuğun idi. Duvarın altında kendilerine ait bir hazine vardı. Bunların babaları salih bir kimseydi. Rabbin, onların rüştlerine erip, hazinelerini bizzat kendilerinin çıkarmalarını istedi. Bu Rabbinden bir rahmettir. Ben bunları kendiliğimden değil, Allâh’ın emriyle yaptım. işte, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur” (Kehf 18/82).

Bu hikmetlerle dolu yolculuktan, insanların günlük hayatta karşılaştıkları bir takım olayların, bazan büyük felaketlerin bir görünen yüzünün bir de asıl perde arkasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bazen şer olarak görülen olayların arkasından büyük hayırların ortaya çıktığı görülmektedir. Âyet-i Kerîmelerde söyle buyurulur: “Hoşumuza gitmediği halde, savaşmak size farz kılındı. Belki de hoşumuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür. Allah bilir siz ise bilmezsiniz (el Bakara, 2/216). “… Eğer karılarınızdan hoşlanmıyorsanız. olabilir ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah, sizin için çok hayır takdir etmiştir. ” (en-Nîsâ, 4/19). Rasûlullah (s.a.s.), Hızır(a.s.)’in ilmiyle ilgili olarak, gemi yolculuğu sırasındaki bir konuşmayı söyle nakleder: “Bir serçe, denizden gagasıyla su alıp, gemiye konmuştu. Hızır (a.s.) bunu Hz. Musa’ya göstererek şöyle dedi: Allah’ın ilmi yanında, benim ve senin ilmin, su serçenin denizden eksilttiği su kadar bir şeydir” (Buhârî, ilm, 44, (el-Enbiyâ, 27, Tefsîru Sûre 18/2; Müslim, Fezâil, 180; Ahmet b. Hanbel, Müsned, II, 311, V, 118; bilgi için bk. Ibn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1985, V,172-185).

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hz. Lokman

Bir nebî veya velî olduğu ihtilâflı; ancak çoğunluğun tercihine göre hakim bir şahsiyet.

Kur’ân-ı Kerîm’de Lokman adı iki yerde geçer (Lokman, 31/12,13). Kelime, ayni zamanda Mekkî bir surenin adidir. Bu sûrenin nüzul sebebi Kureyşlilerin Lokman’ı Hz. Peygamber (s.a.s)’e sormalarıdır.

Lokman’ın adı geçen iki ayetin meâli şöyledir: “Andolsun Biz Lokman’a Allah’a şükretmesi için hikmet verdik. şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise, bilsin ki Allah her şeyden müstağnîdir, övülmeye lâyık olandır. Lokman, oğluna öğüt vererek. “Yavrum, Allah’a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür” demişti ” (Lokman, 31/12,13). Lokman’ın adı içinde geçmese de onun oğluna öğütleri devam etmektedir. Ancak arada iki ayet içinde Yüce Allah, Lokman’ın öğüdündeki eş koşmayı(şirk) tekit için ana-babaya iyi davranmak; yaradana şükür, ana-babaya teşekkür etmesini bilmekle beraber; eğer ana-baba Allah’a es koşmak üzere çocuğunu körü körüne zorlarlarsa o çocuğun onlara itaat etmemesi, dünya işlerinde onlarla güzelce geçinip Allah’a yönelen kimselerin yoluna uyması gerektiğini bildirmektedir (Lokman, 31/14,15). Lokman’ın öğütleri şöyle devam etmektedir: “Yavrum, işlediğin şey bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa da, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Lâtif’dir, haberdar’dır. Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret; doğrusu bunlar azmedilmeye değer islerdir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseyi hiç şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini de kıs! Seslerin en çirkini şüphesiz merkeplerin sesidir” (Lokman, 31/16-19).

Lokman suresinde geçen meâli verilen ayetlerden anlaşılmaktadır ki, bu zat bir hakimdir. Çünkü ona hikmet verilmiştir. Böyle bir hikmete ulasan kimseye gereken, o hikmete şükürdür. Aslında Yüce Allah’ın, şükür de dahil hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Ancak şükre ihtiyacı olan insandır. Çünkü Allah, şükredince nimetleri artırma vadinde bulunmuştur (ibrâhim, 14/7). Lokman, üç kere “yavrum” veya “oğlum” diye hitap ederek oğluna öğüt vermiştir. Bunlardan ilkinde Allah’a es, ortak koşmamasını öğütlemiştir. Çünkü bu, Allah’ın hakkını başkasına vermek, kulların ve bütün varlıkların yaratanına olan bu haksızlıkla onların haklarını çignemek, başta Yüce Allah’ın ikram ettiği, şerefli kıldığı insan olmak üzere bu varlıkları esas yaratanından başka fâni, âciz, güçsüz şeylere yönelterek onları tahkîr etmektir. Lokman, ikinci “yavrum” hitabıyle başlayan öğüdünde, Yüce Allah’ın hardal tanesi kadar da olsa yapılan bütün iyilik ve kötülükleri gördüğünü, bildiğini ve onları ahirette değerlendireceğini anlatmıştır. Nitekim Yüce Allah, zerre miktar hayır-şer işleyenin karşılığını göreceğini bildirmektedir (ez-Zilzâl, 99/7-8). Lokman, yine oğluna hitaben üçüncü öğüdünde onun namazı kılmasını, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmesini, başına gelene sabretmesini, İnsanlara böbürlenip kibirlenmemesini, çalım satıp öğünmemesini, yürümesinde, konuşurken sesinde ölçülü olmasını tavsiye etmiştir.

Lokman hakkında hadislerde de bazı bilgiler bulunmaktadır. En’âm Suresi’nin 82. ayetinin nüzulünde sahabeler: “Ey Allah’ın Resulü! Bizim hangimiz nefsine zulmetmez ki…?” dediklerinde, Peygamberimiz. Bu ayetteki zulüm sizin sandığınız gibi değildir. O zulüm, şirk demektir. Lokman’ın oğluna nasihat ederken, yavrum, Allah’a şirk koşma. Zira şirk en büyük zulümdür dediğini işitmediniz mi?” cevabını vermiştir (Sahîh-i Buhârî, Tecrîd-i Sarîh, Tercemesi, IX, 163). Lokman söyle derdi: “Yavrum, ilmi âlimlere karşı böbürlenmek, sefihlerle münazarada bulunmak ve meclislerde gösteriş yapmak için öğrenme!” (Ahmed b. Hanbel, I,190). Bu anlatım ve devamı başka bir rivayette söyle yer almaktadır: “…Ginâ göstererek ve cehalete düşerek ilmi terk etme! Yavrum, meclisleri ihmal etme! Allah’ı anan bir topluluk gördüğünde onlarla otur. Eğer âlimsen ilmin işine yarar; cahilsen onlar sana öğretirler. Umulur ki Allah onlara rahmetini lütfeder, onlarla beraber sana da ulaşır. Allah’ı anmayan bir topluluk gördüğünde onlarla oturma. Eğer âlimsen ilminin sana bir yararı olmaz; cahilsen onlar seni saptırırlar. Allah onları azabına duçar kılar, sana da onlarla beraber isabet eder” (Dârimî, Mukaddime, 34). Yine bir hadis-i şerifde ilim-hikmet hakkında söyle denilmektedir: “Hakîm Lokman oğluna şu tavsiyede bulunmuştur. Yavrum âlimlerin yanında otur ve dizlerinle onlara çok yaklaş. Çünkü Allah, gökten indirdiği yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, kalpleri hikmet nûruyla diriltir”(Muvatta, ilim, 1). Lokman hakkında başka bir hadis de şöyledir: “Hakim Lokman, söyle derdi: şüphesiz Allah bir şeyi emânet aldığı zaman onu korur” (Ahmed b. Hanbel, II, 87).

Bu hadislerin, meselâ zulüm, hikmet, ilim gibi konularda Kur’ân-i Kerîm’deki Lokman ile ilgili ayetlerle rabıtalı olduğu görülmektedir.

Lokman’ın kim olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır. ibn ishak’a göre Lokman’ın nesebi [Lokman b. Bâur b. Nahor b. Tarih (Terah: Âzer)] Dördüncü. Kuşakda Hz İbrahim (a.s)’in babası Âzer’e ulaşır. Vâkidî, Lokman’ın isrâiloğulları kadısı, Eyle ve Medyen taraflarında yaşayan, Eyle’de ölen bir kimse olduğunu zikreder. ikrime’ye göre Lokman bir nebîdir. Ancak onun bir hakim olduğunda âlimlerin ittifakı vardır (Sahih-i Buharî Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 163). Vehb b. Münebbih’e göre; Lokman ibn Bâûra, Âzer neslindendir. Mukâtil’e göre ise, Hz. Eyyub (a.s)’in kızkardeşinin veya teyzesinin oğlu idi. Uzun müddet yaşadı. Hz. Davud’a yetişti ve ondan ilim aldı. Sanat sahibi idi. Bir nebî olduğunu söyleyenler de oldu. ibn Rüsd, Tehâfüt’ünde söylediği gibi, her nebî hakîmdir, fakat her hakim nebî değildir. Bakara sûresi’nin 269. ayetine göre Yüce Allah hikmeti istediğine verir. Kime de hikmet verilmişse ona büyük hayır lütfedilmiştir. Dolayısıyle o kimsenin ilmen, amelen bunun şükrünü yerine getirmesi gerekir. Lokman için de Kur’ân’da böyle söylenmiştir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 3842-3843).

Lokman, İslâm’dan önceki Araplarda kendisinden çok bahsedilen bir şahsiyet idi. Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarında adı geçmez. Onun Âd kabilesinden veya Habeşli bir köle olduğu da belirtilmiştir (S.G.F. Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London 1970, s. 414).

Eski Arap geleneğinde cahiliyye devri insanları bu zata Lukmânü’l-Muammer diyorlardı. Onun yedi kartalın ömrü kadar uzun yaşadığına inanılırdı. Ebû Hâtim es-Sicistâni’nin “Kitâbül-Muammarîn” adli eserinde Lokman, Hızır’dan sonra uzun yaşayan ikinci şahsiyet olarak yer alır. Yedi kartal ömrü beş yüz altmış yıl yapsa da çeşitli rivayetlerde onun bin, hatta üç bin-üç bin beş yüz yıl yaşadığı bile ileri sürülmüştür. Lokman’a, Nâbiga’nın şiirlerinde bile rastlanır. Cahiliyye geleneğinde Lokman aynı zamanda bir kahraman ve hakim bir kimse olarak da görülürdü. Bir çok macera ona isnat edilmişti. Bütün bunlar arasında Lokman, Âd kabilesinden olmakla bu kabîleye Sodom gibi günahkârlığı dolayısıyla kuraklık cezası verildiğinde, onun da dahil olduğu bazı kimseler yağmur için dua etmek üzere Mekke’ye giderler. Ancak Âdlılar orada zevk ve safâya dalıp esas vazifelerini unuturlar. Hatırlatıldığında da birisi siyah bir bulut isteyiverir. Âd kabilesinin mahvı bu bulutla olur. Aslında onların cezalandırılmaları Hz. Hûd’a itaatsizlikleri dolayısıyladır. Âd kavmi ile ilgili ayetlerde ve Hûd suresinde Lokman’ın adı geçmez (Bernhard Heller, iA., “Lokman “, maddesi).

Lokman, Kur’ân-i Kerîm’de yer aldıktan sonra, Arapça darb-i mesel ve hikmet kitaplarından Kasasul-Enbiyalara kadar bir çok eserlerde yer aldı. Sa’lebî (ö. 427/1035) Ârâisul-Mecâlis”inde ondan bahsederken Kur’ân’daki anlatımı başka rivayetlerle genişletir. O, Lokman’ın kim olduğu konusunda yukarıdaki bütün bilgileri verdikten sonra Mücâhid’in onun uzun dudaklı siyahî bir köle olduğu yolundaki rivayetlerini de bunlara ekler. Ancak bu rivayeti takviye sadedinde İnsanlardan Sudan’dan çıkmış üç hayırlı kimse arasında, Bilâl (Habesli ?), Hz. Ömer (r.a)’in kölesi Mühecca’ ve Lokman’a (Sudan’ın Mısır’a yakın Nubya tarafından) yer veren rivayeti de almaktadır. O, Lokman’ın Habeş’li bir marangoz, bir terzi olduğu konusundaki iddiaları da aktardıktan sonra, âlimlerin onun hakim olup nebî olmadığında ittifak ettiklerini, bu konuda ikrime’nin farklı görüşe sahip olduğunu (bazılarına göre Lokman’ın nebîlik ile hakimlikten birini tercihte serbest bırakıldığı, onun hikmeti seçtiğini) belirtmektedir. O, ayrıca Lokman’ın nebî olmadığı; Allah’ın çok tefekkür, iyi yakın ile takvâ ehli kıldığı bir kul olduğu; onun Allah’ı, Allah’ın da onu sevdiği, ona hikmet lütfettiğini açıklayan bir hadis de nakleder (Sa’lebi, Arâisul-Mecâlis, 312).

Sa’lebî, Lokman’ın, dünyada sıkıntı çekenin refahtakinden hayırlı olduğunu; dünyayı ahirete tercih edenin dünyada da, ahirette de kaybedeceğini; malın sıhhat, nimetin nefis temizliği gibi olmadığını; doğru söz, emaneti yerine teslim ve boş yere konusmayı terkin hikmeti doğurduğunu söylediğini nakleder. Yine onun nakline göre Lokman oğluna söyle dedi:

“Dünya derin bir denizdir. Çoklaı onda boğulmuştur. O denizde senin gemin Allah’dan takvâ olsun. Bineğin Allah’a imanın ve yolun Allah’a tevekkül olsun. Umulur ki kurtulursun; tamamen kurtulacağını da sanmam. Yavrum, İnsanlar ibadet ve taatte her gün noksanlaştıkları halde nasıl olur da vadolunduklarından korkmazlar! Yavrum! Dünyadan yetecek kadar al, ona kapılma, bu ahiretine zarar verir. Dünyadan el etek de çekme, yoksa İnsanlara yük olursun. Oruç tut, bu şehvetini keser. Seni namazdan alıkoyan orucu tutma, çünkü Allah’ın katında namaz oruçtan daha büyüktür… Yavrum! iyiliği ondan anlayana yap. Nitekim koç ile kurt arasında dostluk olmadığı gibi; iyi ile kötü arasında da dostluk olmaz. Çekişmeyi seven hakarete uğrar, kötülük olan yerlere giden töhmet altında kalır, kötülüğe yaklaşan kendini kurtaramaz ve dilini tutmayan pişman olur. Yavrum! iyilerin hizmetinde bulun; fakat kötülerle dostluk kurma. Yavrum! Güvenilir kimse ol ki zengin olasın. Kalbin günah lekeleriyle dolu olduğu halde İnsanlara, Allah’dan korkuyormuşsun gibi görünme. Yavrum, âlimlerle bir arada bulun ve onların dizinin dibinden ayrılma; fakat onlarla tartışmaya da girme, yoksa sohbetlerinden seni mahrum ederler. Onlara bir şey sorarken nazik davran. Seni ihmal ettiklerinde onlara bıkkınlık verme, yoksa senden usanırlar. Yavrum! her şeyi arkanı dönerek isteme ve yüzün dönük olarak da ondan uzaklaşma! Zira bu, basîreti azaltır ve aklı zayıflatır. Yavrum, küçükken edepli olursan, büyüdüğünde faydasını görürsün! Yavrum, yolculuğa çıktığında, onu çekip götürebileceğin bir yerde olmadıkça, hayvanından emin olma; çünkü onun sırtı çabuk yağır olur ve bu hakimlerin işlerinden değildir. Gideceğin yere yaklastığında da hayvanından in ve yürü; kendinden önce onu doyur. Gecenin ilk saatlerinde yolculuğa çıkmaktan sakın! Sana gecenin yarısına kadar dinlenip gece yarısından sonra yola çıkmanı tavsiye ederim. Sefere çıkarken yanına kılıcını, mest’ini, sarığını, elbiseni, su kabını, iğne ve ipliğini, biz’ini (saraç iğnesi) al! Ayrıca yanında sana ve beraberindekilere yetecek kadar ilâç bulundur. Arkadaslarınla, Allah’a isyanın dışındaki hususlarda uyum sağla ve onlara vefâ göster! Yavrum, kanaatkâr görünmekten sakın, zira bu tavrın sana gündüzleri şöhret, geceleri ise şüphe getirir. Yavrum, kendini unutup da insanlara iyiliği emretme! Yoksa senin durumun, İnsanlara ışık verdiği halde kendisi yanarak tükenen kandile benzer! Yavrum, küçük işleri umursamazlık etme! Çünkü küçük, yarın büyüğe dönüşür. Yavrum, yalan söylemekten sakın! Çünkü yalan, dînini ifsat eder, insanların yanında mürüvvetini noksanlaştırır ve bu durumda da utanma duygun yok olur; değerin düşer, makam ve mevkiin elden gider; küçümsenirsin, konuştuğun zaman sözün dinlenmez, söylediğine itibar edilemez. Bu duruma düşüldüğünde de yaşamanın zevki kalmaz! Yavrum, kötü huydan, sıkıntı vermekten, sabırsızlıktan sakın! Bu hasletler karşısında hiç bir arkadaşın sana dürüst davranmaz ve seninle aralarında dâima bir mesafe bırakırlar. isini sev; sık sık karşılastığın olaylar karşısında sabret! İnsanlara karsı güzel huylu ol! Zira huyu güzel olan, herkese güler yüz gösteren ve bunu yaygınlaştıran, iyiler yanında nasîbini alır; ona karşı iyi kimseler sevgi besler, kötüler de ondan uzaklaşır. Yavrum, gönlünü kederlerle ve kalbini üzüntülerle meşgul etme. Aç gözlülükten sakın. Takdire rıza göster. Allah tarafından sana verilene kanaat et ki hayatın güzelleşsin, gönlün sürurla dolsun ve hayattan zevk alasın. Eğer dünya zenginliklerinin senin için bir araya getirilmesini istersen, insanların ellerinde olanlara göz dikme! Zira peygamberleri bulundukları mertebeye ulaştıran şey insanların ellerinde bulunanlara göz dikmemeleridir. Yavrum, dünya hayati kısadır. Senin oradaki ömrün ise daha da kısadır. Bu kısa ömrün de daha az bir kısmı geride kalmıştır. Yavrum, iyiliği ehline yap, ehil olmayana iyilik yapma; yoksa o, dünyada boşa gider, ahirette de sevabından mahrum olursun. iktisatlı ol, savurgan olma; cimrilik derecesinde mala sarılma, israfa varacak şekilde de onu dağıtma! Yavrum, hikmete sarıl ki onunla ikram göresin, onu yücelt ki sen de üstün tutulasın. Hikmet ahlâkinin en üstünü Allah (c.c)’in dinidir. Yavrum, hasetçinin üç belirgin özelliği vardır: Gıyabında dostunu çekiştirir, yanında olduğu zaman ona yaltaklanır, o bir musibete duçar olduğunda da ona sevinir” (Sa’lebî, a.g.e., 313-315).

Lokman’la ilgili olarak sadece oğluna öğütler, hikmetli sözler, atasözleri (emsâl, durub-i emsâl) değil, kıssalar da nakledildi. Bunlardan Lokman’ın bir köle olarak birisine takdim edildiğinde. o, diğer kölelerin incirleri onun yediğini ileri sürerek efendilerini kandırmak istedikleri zaman, hep beraber sıcak su içmelerini tavsiye eder. Efendileri öyle yapar, sonunda Lokman yalnız su kusarken, diğerleri incir artıklarını su ile çıkarmaya başlarlar. Bir gün efendisi, gelen misafiri için, Lokman’a en iyi ne varsa onu ikram etmesini söyler. O da koyun dili ve yüreği getirir. Bir başka gün yine misafir için bu defa en kötü ne varsa onu çıkarmasını söylediğinde aynı şeyleri verdiğini görünce, sebebini sorar. Lokman, iyi bir dil ve yürekten daha iyi bir şey olmadığı gibi, kötü bir dil ve yürekten de daha kötü bir şey bulunmadığı cevabını verir (Sa’lebî, ayni yer).

Lokman’a bu kıssalar dolayısıyla Araplar’ın Ezop’u (Aesopos) denilmiş, Avrupa’da Ezop’a atfedilen bir çok nükteler Lokman’a isnat olunmuştur. Batılı yazarlar Lokman’la ilgili kıssaların sonraki devirlerde Ezop’unkilerden kopya edildiğini ileri sürerler. Bu konuda karşılaştırmalar ve örneklere de yer verip eski gelenekte Lokman, hakîm, hatta peygamber bir kimse olarak tanınırken; sonraki devrede artık köle, marangoz haline sokulduğunu eklerler. Onlara göre Lokman; Bileam, Ahikar, Ezopla aynı görülmüştür. Bileam, Kitab-ı Mukaddes’te geçer. Müfessirler, şeceresi Lokman b. Bâûr b. Nahor b. Tarih seklinde geçen bu zatin İbrani dilinde “bala”, Arapça “Lakama” kökleri aynı yutmak anlamına geldiği için, Kitab-i Mukaddes’teki karşılığının Bileam olduğu kanaatine ulasmışlardır (Bileam için bk. Sa’lebî, 209 vd.). Lokman, Bileam mıdır tartışmasında buna olumlu bakanlar yanında karşı çıkanlar; Lokman, Kur’ân ve önceki gelenekte saygı duyulan; Bileâm, Kitab-ı Mukaddes ve Aggada’da nefret edilen bir kimsedir, demektedirler (bk. Belâm). Lokman’ı, Roma’lı Ahikar veya Yunan’in Ezop’una benzetenler, onların sözlerinin veya onlarla ilgili anlatımların benzerliklerine dayanmaktadırlar (Bernhard-N.A. Stillman,”Lokman”, Encyclopedia of islam, Leiden 1978, IV, 813).

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hz. Zulkarneyn

Hz. Zülkarneyn’in peygamber mi, veli mi oldugu tam belli degildir. Kur’an-i Kerim’de doguya ve batiya düzenledigi seferleri zikr edilmistir. Asil isminin Iskender olup düzenledigi seferlerden dolayi Iskender-i Zükarneyn nâmiyla anilmistir . Kur’an-i Kerim’de : « (Resulüm!) Sana Zülkarneyn hakkinda soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatira okuyacagim » buyurulmustur. Âyette deginilen konu, rivayet edildigine göre, bir gün yahudilerin Mekke’ye gelip Peygamberimizin Tevratta bildirilen son peygamberin olup olmadigini ögrenmek istemeleri’dir. Bunun icin de Peygamberimize bir soru sormuslardir. Baska bir rivayete göre ise bu soruyu Mekke müsrikleri sormustur. Yahudilerin: ” Sen bize hep bizden ögrendigin Musa, Ibrahim ve Adem’den haber veriyorsun. Tevratta tek bir yerde bildirilen bir peygamber’den bildir” demeleri üzerine Peygamberimiz : « Bu kisi Zülkarneyn’dir» buyurmus ve bu âyet inmistir . Ibrahim aleyhisselam zamaninda yasayan Zülkarneyn aleyhisselam onunla birlikte haccetti, elini öpüp duasini aldi.

Teyzesinin oglu olan Hz. Hizir’i ordusuna kumandan tâyin etti. Bir kavmin istegi üzerine Ye’cûc ve Me’cûc kavminin insanlara zarar vermemeleri icin tas ve demir’den bir sed yapti ve böylece Ye’cûc ve Me’cûc’un hapsetti . Bir rivayete göre bu dilekte bulunan kavim Türkler imis . Bu sed simdiki Cin seddi degildir. Ye’cûc ve Me’cûc kavimleri bu seddi kiyamete yakin delecekler (2. noktaya bakiniz). Hz. Zülkarneyn Asya ve Avrupa kitalarinâ hâkim oldu. Her tarafa Allah’in emirlerini yayip, kâfirlerle savasip, mü’minlere güzel muâmelede bulundu. Medine ile Sam arasinda, Sam’a bes günlük bir mesafedeki Dûmet-ül Cendel denilen yerde vefat etti. Mekke’de veya yine o civarda Tehâme daginda defn edildi . Iskender isimli oldugu icin târihte gecen Iskender isimli bircok hükümdarin Hz. Zülkarneyn’in oldugu itiraf edilmistir. Bediüzzaman bu konu hakkinda mâlumat vermektedir : « Ehl-i tahkikin beyanina göre, hem Zülkarneyn ünvaninin isaretiyle, Yemen padisahlarindan Zülyezen gibi ‘zü’ kelimesiyle basliyan isimleri bulundugundan bu Zülkarneyn, Iskender-i Rumi degildir. Belki Yemen padisahlarindan birisidir ki, Hazret-i Ibrahimin zamaninda bulunmus ve Hazret-i Hizirdan ders almis. Iskender-i Rumi ise, miladdan tâkriben ücyüz sene evvel gelmis, Aristodan ders almis. Târih-i beseri, muntazaman surette ücbin seneye kadar gidiyor. Bu nâkis ve kisa târih nazari, Hazret-i Ibrahimin zamanindan evvel dogru olarak hükmedemiyor» .

Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmustur ki : « Ismini duydugunuz kimselerden yeryüzünde dört kisi mâlik oldu. Mü’min olan ikisi, ikisi de kâfir idi. Mü’min olan ikisi, Zülkarneyn ile Süleyman idi. Kâfir olan ikisi de Nemrud ile Buhtunnasar idi. Besinci olarak yeryüzüne benim evlâdimdan biri yâni Mehdi mâlik olacaktir » . Kehf sûresinin 83-101 âyetleri Hz. Zülkarneyn’in kissasini anlatmaktadir. Genis mâlumat icin oraya bakiniz.

2. Ye’cûc ve Me’cûc
Peygamberimiz kiyamet alametlerinden biri olarak da Ye’cûc ve Me’cûc kavimlerinin yeryüzüne dagilmalarini ve her tarafa küfrü yaymalarindan bahsetmistir. Bu kavimler Hz. Nuh’un Yâfes isimli oglunun soyundandirlar. Yüzleri yassi, gözleri kücük, kulaklari cok büyük, boylari kisadir. Her birinin bin cocugu olur ve böylece sayilari insanlarin ve cinlerin sayisinin 90% kadardir. Kiyamete yakin bir zaman Hz. Zülkarneyn’in yaptigi seddi delip dünyaya yayilacaklardir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hz. Adem

Hz. Adem , yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babası’dır.
Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp, insan şekline koydular. Mekke ile Taif arasında 40 yıl yatıp salsal oldu. Yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselamın nuru alnına kondu. Sonra Muharrem’in onuncu Cuma günü ruh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi. Allahü tealanın emri ile bütün melekler, Adem’e secde etti, ama İblis (şeytan) kibirlenip, bu emre karşı geldi ve secde etmedi : « Hani biz meleklere (ve cinlere): Adem’e secde edin , demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu »(Bakara, 34) . Hz. Adem 40 yaşında Firdevs adındaki Cennet’e götürüldü. Cennet’de yahut daha önce Mekke dışında uyurken, sol kaburga kemiğinden Hz. Havva yaratıldı. Allahü teala onları birbirine nikah etti. Yasak edilen ağaçtan unutarak ve İblis’in oyununa gelerek önce Havva, sonra Adem aleyhisselam yedikleri için Cennetten çıkarıldılar. Adem aleyhisselam Hindistan’da Seylan (Ceylon) adasına, Havva ise Cidde’ye indirildi. 200 sene ağlayıp yalvardıktan sonra , tövbe ve duaları kabul olup, hacca gitmesi emr olundu: «Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti »(Ta’ha, 122) . Arafat ovasında Havva ile buluştu. Kabe’yi inşa etti.

Hz. Adem her sene hac yapardı. Arafat meydanında veya başka meydanda , kıyamete kadar gelecek çocukları belinden zerreler halinde çıkarıldı. «Ben sizin Rabbiniz değil miyim ?» diye soruldu. Hepsi «Evet » dedi. Sonra hepsi zerreler haline gelip, beline girdiler. Yahut belinden yalnız kendi çocukları çıktı. Sonra Şam’a geldiler. Burada çocukları oldu. Neslinden 40.000 kişiyi gördü. 1500 yaşında iken çocuklarına peygamber oldu. Çocukları çeşitli dillerde konuştu. Cebrail aleyhisselam 12 kere geldi. Oruç, her gün bir vakit namaz ve gusül abdesti emredildi. Kendisine kitap verilip, fizik, kimya, tıp, eczacılık, matematik bilgileri öğretildi. Süryani, İbrani ve Arabi diller ile kerpiç üstüne çok kitap yazıldı. Bir rivayete göre 2000 yaşında iken Cuma günü vefat etti. Hz. Havva 40 sene sonra vefat etti. Kabirlerinin Kudüs’de veya Mina da Mescid-i Hif’de veya Arafat’da olduğu rivayetleri vardır.

Habil ile Kabil

Habil ile Kabil Hz. Adem’in oğullarından ikisidir. Habil’in Allah’a yaptığı kurban’ın kabul edildiği ve kendi kurbanın Allah tarafından kabul edilmediği için Kabil, Habil’i öldürür ve böylece dünyada ilk kâtil olma makamına mazhar olur. Sonra bir kargadan görüp Habil’i yerin altına gömdü. Allahü teala Kur’an-ı Kerimde mealen buyuruyor ki : « Allah nezdinde İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «OL !» dedi ve oluverdi »(Al-i İmran, 59) . Burada değinilen durum, Hz.İsa’nın ve Hz. Adem’in babasız dünyaya gelmeleridir (M.K.). Peygamberimiz Muhammed (S.A.V.) Hz. Adem hakkında : « Allahü teala Adem’i (aleyhisselam) yeryüzünün her tarafından aldırdığı topraktan yarattı. Bu sebeple zürriyetinden siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bazıları da bu renklerin arasındadır. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı halis ve temiz oldu » (Hadis-i şerif, Müsned-i Ahmed bin Hanbel) buyurmuştur.

Hz. Adem 5 şeyi ile bahtiyar olmuştur:
1) Hatasını itiraf etmek
2) Pişmanlık duymak
3) Nefsini kötülemek
4) Tevbeye devam etmek
5) Rahmetten ümidini kesmemek

İblis de 5 şeyden bedbaht olmuştur:
1) Günahını ikrar (saklamadan söylemek) etmemek
2) Pişmanlık duymamak
3) Kendini kötülememek
4) Kendini kötülemeyip azgınlığını Allahü Teala’ya nisbet etmek
5) Rahmetten ümidini kesmek

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hz. Muhammed Mustafa S.A.V. Efendimizin Hayatı

Hz. Muhammed 571 yılında Mekke şehrinde dünyaya geldi. Babasının adı ABDULLAH, annesinin adı AMİNE dir. Hz. Muhammed küçük yaşta önce babasını daha sonra da annesini kaybetti. Önce dedesi ABDÜLMUTTALİB, o da ölünce amcası EBU TALİB in yanında kaldı. Amcası ile beraber ticaretle uğraştı. Küçük yaşından itibaren çevresinde doğruluğu, güvenirliliği ile ün kazandı. Kendisi çevresindeki insanlar gibi putlara hiç ilgi duymuyor, sık sık HİRA dağına çıkıp yalnız kalıyordu.

Yine böyle bir zamanda Hira mağrasında düşünceler içerisinde iken vahiy meleği Cebrail ilk vahyi getirdi. (Yaradan Rabbi!nin adı ile oku!-Alak Süresi). Bu şekilde Hz.Muhammed’in peygamberlik süreci başlamış oldu. Hz. Muhammed’e ilk inanan Hz.Hatice, Hz.Ali, Hz.Ebu Bekir, ve Hz. Zeyd oldu. Ancak yeni gelen din (İslam) Mekkeliler tarafından hiç hoş karşılanmadı. Çünkü İslam dini kendi dinleri putperestlik ile hiç benzeşmiyordu. Atalarının dinine büyük bir bağlılık duyan Araplar Hz.Muhammed’e ve yeni dine şiddetle karşı geldiler. Bu karşı gelme zamanla Müslümanlara karşı şiddete dönüştü. Bunun üzerine Hz.Muhammed Müslümanlara hicret (göç) emrini verdi. 615 yılında Müslümanlar önce Habeşistan’a baskılar artınca da 622 yılında Mekke’yi terk ederek Medine şehrine hicret (göç) ettiler. Hicret ‘ten sonra Medine İslamiyet’in merkezi durumuna geldi

Hz.Muhammed’in Ahsa Valisi El-Münzire gönderdiği mektup

BEDİR SAVAŞI (624)

Nedeni: Mekkelilere ait bir ticaret kervanı Müslümanlarca ele geçirilmek istenmişti. Bu şekilde Müslümanların Hicret esnasında Mekke’de bıraktıkları malların karşılığı alınacaktı. Bu durum iki tarafı karşı karşıya getirdi.

Sonuçları:

  1. Bedir savaşı Müslümanların kazandığı ilk askeri zaferdir.
  2. Müslümanların kendilerine olan güvenleri artmıştır.
  3. Şam ticaret yolu Müslümanların eline geçmiştir.
  4. Mekkeli esirlerden okuma-yazma bilenler 10 Müslüman’a okuma-yazma öğretme karşılığında serbest bırakıldılar.

Kaynakwh webhatti.com: Kısaca Hz.Muhammedin  Hayatı
UHUD SAVAŞI (625)

Nedenleri:

Mekkelilerin Bedir savaşının intikamını alma istekleri.

Mekkelilerin Medine şehrine doğru gelmeleri üzerine iki taraf Uhud dağı eteklerinde karşı karşıya geldiler. Savaşın başlangıcında Müslümanlar üstün iken Peygamber tarafından görevlendirilen okçuların yerlerini terk etmeleri savaşın kaybedilmesine yol açmıştır.

Sonuçları:

  1. Mekkeliler savaştan galip gelmelerine rağmen kesin bir sonuç elde edemediler.
  2. Okçuların yerlerini terk etmeleri savaşın kaybedilmesine yol açmıştı. Bu durum Peygamberin emirlerine uymanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

HENDEK SAVAŞI(627)

Nedenleri:

  1. Uhud savaşından sonra Medine ‘den çıkarılan Yahudilerin Mekkelileri sürekli kışkırtmaları.
  2. Mekkelilerin Müslümanlara kesin bir darbe vurma istekleri.

Kalabalık bir ordu ile harekete geçen Mekkelilere karşı Medine şehrinin savunulmasına karar verildi. Salman-ı Farisi adında bir İranlı Müslüman’ın önerisi ile şehrin etrafına hendekler kazıldı. Mekkeliler bu hendekleri aşamadılar ve bir sonuç alamadan geri döndüler.

Sonuçları

  1. Bu savaş Mekkelilerin Müslümanlar üzerine yaptıkları son saldırı olmuştur. Bundan sonra Müslümanlar saldırı, Mekkeliler savunma konumuna geçmiştir.
  2. Medine çevresindeki bir çok Arap kabilesi Müslüman olmuştur.

HUDEYBİYE BARIŞI(628)

628 yılında Müslümanlar Mekke’de bulunan Kabe’yi ziyaret etmek istediler.Mekkeliler bu durum karşısında tedirgin oldular ve ziyarete izin vermek istemediler. Bunu üzerine taraflar arasında Hudeybiye Antlaşması imzalandı.

  1. Her iki taraf istedikleri kabileler ile ittifak yapabilecekler. Ancak askeri yardım yapmayacaklardı.
  2. Müslümanlar o yıl Kabe’yi ziyaret etmeyecekler,ertesi yıl ziyaret yapacaklar.
  3. Müslüman olan Mekkeli gençler ailesinin izni olmadan Medine’ye alınmayacak, Mekke’ye sığınanlar ise geri verilmeyecekti.
  4. Barış on yıl süre ile geçerli olacaktı.

ÖNEMİ: Bu antlaşma ile Mekkeliler Müslümanları hukuken tanımış oldular.

HAYBER’İN FETHİ (629)

Hayber’de yaşayan Yahudiler Müslümanlar aleyhine işler yapıyorlar, İslam’ı kötülüyorlardı. Bunun üzerine Buranın fethine karar verildi. Hayber kalesi Yahudilerden alındı.

ÖNEMİ : Hayber’in fethi ile Şam ticaret yolunun kontrolü Müslümanların eline geçmiş ve güvenliği sağlanmıştır.

MUTE SAVAŞI (629)

Müslümanlar ile Bizanslılar arasında yapılan ilk savaştır. Çok kalabalık olan Bizans ordusu karşısında Müslümanlar bir sonuç elde edemediler.

MEKKE’NİN FETHİ (630)

Mekkelilerin Hudeybiye Barışını bozmaları üzerine Mekke’nin fethine karar verildi. Mekke şehri hiçbir karşı koyma görmeden kısa sürede ele geçirildi. Mekke’nin fethi ile Arap yarımadasının tamamı kısa sürede Müslümanların kontrolüne girdi.

HUNEYN SAVAŞI (631)

Mekke’nin fethinden sonra İslam’ı benimsemeyen Arap kabileleri Mekke’nin dışında toplandılar. Müslümanlar ve Putperest Arap kabileleri arasında yapılan bu savaşı Müslümanlar kazandı ve ardından Ta’if şehri de kuşatıldı ancak alınamadı. Bir süre sonra Ta’if halkı kendi istekleri ile Müslüman oldular.Kaynakwh webhatti.com: Kısaca Hz.Muhammedin  Hayatı

TEBÜK SEFERİ (631)

Bizans İmparatoru Heraklius’un büyük bir ordu ile Arabistan’a geldiği haberi üzerine Hz. Muhammed Tebük’ e doğru sefere çıktı. Ancak haberin doğru olmadığı anlaşıldı. Tebük Seferi Hz. Muhammed’in son seferi olmuştur.

Hz.Muhammed son bir kez Mekke’de kalabalık bir Müslüman kitlesine VEDA HUTBESİNİ söyledi. 632 yılında Medine’de vefat etti. Hz.Muhammed vefat ettiği yere gömüldü. Medine şehrindeki peygamberimizin bu mezarına “Ravza-i Mutahhare” denir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail